Lütfi Ayhan

Koçlar değil, gönüldeki bağlar kurban edildi

Lütfi Ayhan

Rabb’a şükürler olsun; acısıyla tatlısıyla, hüznüyle sevinciyle bir kurbanı daha geride bıraktık. Hüznümüz ümmetin perişanlığından, sevincimiz Rabbimizin bir emrini yerine getirmekten.

Her şeyin gerçek sahibi olan Mâlikü’l-Mülk, her şeye gücü yeten Kâdir-i Mutlak ve merhametlilerin en merhametlisi Erhamürrâhimîn olan Rabbimizin, insanlığa gönderdiği son kurtuluş reçetesi İslam’ın; O’nun ezelî ve ebedî kelâmı Kur’ân-ı Kerîm’in ve bu ilahî mesajı hayatıyla tefsir eden son elçi Hz. Muhammed’in (sav) bizlere emanet ettiği hakikatlerin her birinde derin hikmetler, büyük sırlar ve insanı olgunlaştıran eşsiz manalar vardır.

En Sevgiliden Vazgeçebilmenin Adı

İmanın esasları gibi İslam’ın beş temel ibadeti de sadece şekilden ibaret değildir. Her biri insanı Rabbine yaklaştıran, nefsini terbiye eden ve kalbini arındıran manevi bir mekteptir. İşte kurban ibadeti de bu büyük hakikatlerden biridir.

İslam’ın temel ibadetlerinden biri olan kurban hakkında bugüne kadar çok şey dinledik, çok şey okuduk. Kurban denildiğinde zihnimizde hemen Kevser Suresi, Peygamber Efendimizin (sav) kurbanla ilgili müjdeleri, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Hacer, ilahî emir, şeytan ve koç canlanır.

Fıkıh kitapları bize kurbanın hükümlerini, şartlarını ve zahirî yönlerini öğretir. Ancak kurbanın hakiki manası, görünen ritüellerin çok ötesinde, insan ruhunun derinliklerine uzanan bir teslimiyet yolculuğudur.

Bu konuda yakın zamanda okuduğum bir değerlendirme dikkatimi çekti. Kurbanı sadece bir hayvan kesme ibadeti olarak değil, insanın Allah’tan başka her türlü bağımlılıktan kurtulmasının sembolü olarak ele alıyor ve şöyle diyordu:

“En sevdiğin olmadan yaşayabilir misin?”

Aslında bütün mesele bu soruda gizlidir: Kelâm-ı Kadîm’in, “Felemma eslemâ...” “İkisi de teslim olunca...” diye anlattığı o eşsiz sahne, sadece bir babanın evladını kurban etmeye razı oluşu değil; bir evladın da Rabbinin emrine teslim olarak kendisini kurban edilmeye hazır hâle getirmesiydi.

Fakat bu kıssada asıl kurban edilmek istenen Hz. İsmail değildi. Asıl kurban edilen; insanın kalbinde Allah’tan başkasına ayırdığı yer, kopamadığı bağ, vazgeçemediği sevgiler ve teslim olmakta zorlandığı nefsiydi. Çünkü kurbanın özü, Allah’tan başka hiçbir sevginin O’nun sevgisinin önüne geçmemesidir.

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a ulaşacak olan yalnızca sizin takvânızdır...” (Hac, 37)

Demek ki mesele et değildir, kan değildir, hayvan değildir. Mesele; kalpte Allah’tan başka hiçbir şeyin mutlak sevgi makamına oturmamasıdır. Mesele; kulun Rabbine, “Senden gelen her hükme razıyım.” diyebilmesidir.

İbrahim’in Sırrı, İsmail’in Teslimiyeti

Dikkat edilirse Rabbimiz: “Ey İbrahim! İsmail’i kurban et.” buyurdu. Dileseydi: “Ey İsmail! Babanı kurban et.” da diyebilirdi. Ya da: “Ey İbrahim! İsmail’e söyle, seni kurban etsin.” emrini de verebilirdi.

Böyle bir emir karşısında ne Hz. İbrahim’in ne de Hz. İsmail’in tereddüt göstermeyeceğinden hiç kimsenin şüphesi yoktur. Çünkü gerçek mümin için en büyük sevgi Allah sevgisidir. En güçlü bağ, Rabbine olan bağlılıktır. En yüce sadakat ise O’nun emrine gösterilen sadakattir.

İşte kurban; maldan geçmenin, evlattan geçmenin, gerektiğinde candan geçmenin ve her şeyden önemlisi nefisten vazgeçebilmenin adıdır. Kurban; Allah’a yaklaşmak için yapılan büyük fedakârlığın sembolüdür. Kurban; “Benim hiçbir şeyim yok, her şey Senindir Ya Rabbi.” diyebilmenin ibadetidir.

Bu sırrı kavrayanlara, kurbanı sadece bıçakla değil kalbiyle de yaşayanlara selam olsun. Rabbim cümlemizi sağlık, sıhhat, afiyet ve saadetle gelecek kurbana kavuştursun.

Yazarın Diğer Yazıları