İnsanı anlamak, dünyayı tanımak, kaderi çözmek, kendimizi bilmek, olayları ve olguları hakkıyla değerlendirip kavramak ne kadar zor, ne kadar imkânsız...
Hepimiz Allah’tan (cc) geldik ve yine O’na (cc) döneceğiz. Atamız bir: Hz. Âdem; annemiz aynı: Hz. Havva... İlk vatanımız da bir, ilk yurdumuz da: Cennet.
Kökümüz toprak, özümüz su ve ateş... Tüm canlılar gibi biz de havasız, susuz, gıdasız ve güneşsiz yaşayamayız. Sevgiye, hasrete ve özleme muhtacız. Bütün canlılar ve varlıklar gibi ezelden gelip ebede doğru yol alıyoruz.
Ebede... Yani son durağa; sınırı olmayan mekâna, sonu olmayan zamana... Meçhulün olmadığı, güzel ve eşsiz bir hayata... Bu dünyadaki aklımızın algılayabildiği ölçüde iyi ve hoş bir yaşama...
Endişeden, korkudan ve hasretten arındırılmış; sevginin, güzelliğin ve lezzetin hâkim olduğu; mutlak mutluluğun, eksiksiz zevkin, eskimeyen saadetin, eksilmeyen selametin ve tükenmeyen iyiliklerin yurdu olan ebedî saadet diyarına...
Bütün bu hakikatler doğru ve güzeldir. Ancak bu ebedî gerçeklerin içinde gizlenen öyle hadiseler, öyle şaşırtıcı olaylar vardır ki akıllara durgunluk, kalplere hayret verir.
Aynı havayı teneffüs etmiş, aynı pınardan su içmiş, aynı sofrada aynı yemekleri yemiş; aynı güneşle aydınlanıp onun sıcaklığıyla ısınmış; aynı türküleri dinlemiş, aynı oyunları oynamış, aynı tepelere ve dağlara tırmanmış; aynı medresede, aynı mektepte okuyup aynı hocalardan ders almış nice arkadaşlar ve kardeşler vardır ki sonradan yolları da, ebedî hayatları da birbirinden çok farklı olmuştur.
Bu yazımda, bu düşüncelerimi destekleyen tarihî iki olaydan bahsedeceğim. Birbirlerinden hem zaman hem de mekân bakımından çok uzak olan bu iki hadise, nasıl da birbirine benziyor. İnsan hayret ediyor.
BİRİ ŞAİR OLDU, BİRİ KATİL, BİRİ DE VEZİR
Hayallerimizi asırlar öncesine çevirelim. Büyük Selçuklu Devleti'nin kuruluş yıllarına, bugünkü İran topraklarında bulunan Nişabur'a gidelim. Buradaki bir medresede üç talebe, aynı hocanın önünde diz çökmüş, aynı ilim halkasında bulunuyordu. Rahleleri ayrı olsa da kitapları da hocaları da aynıydı. Nişabur Medresesi'ndeki bu üç talebe, daha sonra tarihe damga vuracaktı:
“Birincisi Ömer’di. Kalbi sanatın ve şiirin ritmiyle çarpıyordu.
İkincisi Hasan’dı. Kılıcın gölgesinde yatıp kalkıyor, güç ve hâkimiyet hayalleri kuruyordu.
Üçüncüsü ise Ebü’l-Kâsım’dı. O, yalnızca aklının keskinliğine ve zekâsının gücüne güveniyordu.
Bir gün kendi aralarında sohbet ederlerken Ömer, iki arkadaşına şöyle dedi:
‘Şayet ileride talih yüzümüze güler de yükselme yolları açılırsa, içimizden biri devletin en yüksek makamlarına erişirse diğer iki dostunu da saadetine ortak etsin. Var mısınız bu ahde?’
Üçü de bu teklifi kabul etti.
Aradan yıllar geçti. Bu kadar yakın olan üç arkadaşın yolları birbirinden çok farklı vadilere düştü. Ömer, yıllar sonra rubailerin büyük ustası ve meşhur bir bilim adamı oldu: Ömer Hayyam.
Hasan, tarihin en korkulan örgütlerinden birinin lideri oldu: Hasan Sabbah.
Ebü’l-Kâsım ise Selçuklu Devleti’nin dâhi veziri olarak tarihe geçti: Nizamülmülk.
Ebü’l-Kâsım, üstün zekâsı ve sarsılmaz iradesi sayesinde devlet kademelerinde hızla yükseldi. Sultan Alparslan’ın yanında başlayan yolculuğu, onu vezirliğe kadar taşıdı. Gücü, dirayeti ve adaletiyle dünyaca tanınan bir devlet adamı hâline geldi.
Ömer ile Hasan’ın payına ise yoksulluk ve kimsesizlik düştü.
Fakat ikisi de medrese avlusunda verdikleri sözü unutmadı. Birlikte yola çıkıp Nizamülmülk’ün sarayının kapısını çaldılar. Elbette görevliler onları içeri almadı.
Ümitsiz bir şekilde sokaklarda dolaşırken, büyük bir kalabalığın ortasında ihtişamıyla göz kamaştıran eski arkadaşları Nizamülmülk’ü gördüler.
Ömer Hayyam, dikkat çekmek için yüksek sesle bir rubai okumaya başladı. Bu sesi tanıyan Nizamülmülk dönüp baktı. Hayatın yıprattığı eski dostlarını görünce derhal görevlilere onları saraya götürmelerini emretti.
Akşam sarayda bir araya geldiklerinde eski dostluk yeniden canlandı.
Nizamülmülk, dostlarının isteklerini sordu.
Ömer Hayyam yalnızca başını sokabileceği mütevazı bir ev, gökyüzünü gözlemleyebileceği bir rasathane ve zengin bir kütüphane istedi. İsteği yerine getirildi.
Hasan Sabbah ise Nizamülmülk’ün kendisine teklif ettiği devlet görevini kabul etti. Kısa süre içerisinde zekâsı ve kabiliyetiyle Sultan Melikşah’ın en güvendiği kişilerden biri hâline geldi.
Ancak bu hızlı yükseliş, onu saraya getiren Nizamülmülk’ü rahatsız etmeye başladı. Nizamülmülk’ün Hasan hakkındaki uyarıları Sultan Melikşah tarafından dikkate alınmadı.
Hasan’ın devlet içindeki nüfuzu arttıkça karanlık hırsları da büyümeye başladı. Sonunda bu hırslar, onu sürgüne götürecek hatalar yapmaya sevk etti.
Saraydan kaçarak canını kurtaran Hasan Sabbah, yıllar sonra Alamut Kalesi’nde kendisine yeni ve korkutucu bir dünya kurdu. Gençleri sahte bir cennet vaadiyle kandırdı ve tarihin ilk fedailerinden sayılan Haşhaşileri dünyanın üzerine saldı.”
Bu üç sıra arkadaşının ibretlik hikâyesi dillere destan oldu. Asırlar boyunca devletle, siyasetle, insanla, edebiyatla, bilimle, sanatla ve sosyolojiyle ilgilenen herkes bu hikâyeden kendine bir ders çıkardı.
Netice-i Kelam
Bu gök kubbenin altında buna benzer nice hikâyeler yaşandı.
İnsanlar aynı havayı soluyabilirler, aynı okulda okuyabilirler, aynı sofraya oturabilirler; fakat kaderin önlerine koyduğu imtihanlar karşısında bambaşka tercihler yapabilirler. Kimisi ilmin ve hikmetin yolunu seçer, kimisi adaletin ve hizmetin, kimisi ise hırsın ve karanlığın peşine düşer.
Not 1: Bu yazıyı kaleme alırken makalesinden faydalandığım Muhsin Kızılkaya’nın anlattığına göre benzer bir hikâye, yakın dönemde Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve ortak arkadaşları Doğan Yel arasında da yaşanmıştır. Onların hikâyesiyle Hasan Sabbah, Nizamülmülk ve Ömer Hayyam’a dair anlatılan bu meşhur kıssanın ayrıntılarını merak edenler, Muhsin Kızılkaya’nın Haber Türk’te yayımlanan “Bir Şair, Bir Katil, Bir Vezir” başlıklı yazısını okuyabilirler.
Not 2: Yazının özünü oluşturan fikir merhum büyük şair Nabi'nin şu beytidir:
" İbrikü leğen madeni vahitden iken
Birinde su pak olur birinde na pak"