İstanbul Siyasal Bilgiler Fakültesinin hocalarından rahmetli Nur Vergin’e gelen bir öğrenci Arap dünyası veya Ortadoğu ile ilgili bir tez hazırlamak istediğini söyler. Hoca, öğrencinin bölge dillerinden hangisini bildiğini sorunca öğrenci bildiği Avrupa dillerini söyler. Hoca hoşuna gitmeyen konularda çok sert olur ve biraz terslerdi. Öğrenciye de öyle davranmış… Irak ile İran savaşı sonrasında olayların dorukta olduğu bir dönemde bir Avrupa üniversitesinde yaptığı doktora tezine rastlamıştık. Tez, İngilizce yazılmıştı, bölgenin farklı dillerinden geçtik esas dili Arapçadan kaynak bile kullanılmamıştı. Bu tür tezlere de ihtiyaç var ama bunları isimlerini “İngiliz, Fransız, Alman vs. kaynaklarına göre…” diye kayıtlamak gerekir.
Günümüzde kamu ve belirli görüşler adına düşünce üreten düşünce merkezleri pek çok çalışma yapmaktadır. Çünkü devlet merkezli ve üniversitede düşünce merkezleri yeterli olmadığı görülmektedir. En azında bizim ülkemizde… Bunlara birlikte farkı görüşlere yer verebilen kamu destekli düşünce merkezlerine önem verilmektedir.
Siyaset üretiminde dünü iyi bilmek, bugünü iyi değerlendirmek ve geleceğe iyi tedbir almak gerekir. Dünü iyi bilmek tarihi farkı cephelerden okumakla olur. Siyaset yapanların her halde bol tarih ve hatırat kitapları okumaları gerekir. Nasıl olsa günlük işler onları önüne takıp gider. Gelecek amaçları ve hedefleri ben merkezli olmak yerine belirli bir misyon olmalı… Sadece bürokrasinin siyaset üretimi yeterli değildir. Siyaset üretme mekanizmaları olarak araştırma merkezleri, akademik kurumlar, çalışma grupları önemli işler görmekteler. Özellikle uzmanlık isteyen bölgeler veya konularda kaynakların çok güvenilir olmasına ihtiyaç vardır. Aksi takdirde yanlış veya şaibeli kaynaklar pek sıkıntılı sonuçlara götürür. Günümüzde yapay zekaya veya sosyal medya gibi akıllı makinelere havale edilerek siyaset üretmek isteyenler de çıkabilir. Ama nereye gideceklerini bilebilirler mi?
Teknik ve sağlık bilimlerinde insan ve toplum farkı gözetilmez yani bu alanlarda düşünce ve ideolojilere fazla yer yoktur. Ancak sosyal bilimler tartışmalara daha açıktır. Yani sosyal konulara metot ve içerik olarak teknik ve tıp gibi yaklaşılamaz. Belki bu disiplinlerden usul almak mümkündür, ama tüm toplumları makine gibi görüp aynı düşüncelerle analiz etmenin mümkün olmadığını zaten tecrübeler göstermektedir.
ABD, Avrupa ve diğer ülkelerdeki düşünce kuruluşlarında ülkemizle ilgili çalışmalar hep tartışmalı konulara odaklanmaktadır. Adeta zorlamalarla hizaya getirme çalışmaları mahiyetindedir. Belirli kesimlerin buralara kabulleri de dikkat çekicidir. Bunlar ilgili ülkenin resmi kurumlarından da çok bağımsız değildir. Bir kısmı muhtemelen yapılmak istenenlere hazırlıktır, bir kısmı rövanş almadır veya pazarlık unsurudur.
Oryantalistler Batılı olup, doğu araştırmaları yapanlardır. Bunlar akademik çalışmaları kendi ülkeleri ve devletlerinin çıkarlarına göre de şekillendirmektedir. Milletin kaynakları ile yetişip Batılıların istediği doğrultuda, hatta onlara daha yakın görünmek üzere her şeyi inkar eden tipler de az değil…
Bernard Lewis, başta Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ortadoğu, İslam, İslam ve Batı gibi önemli çalışmaları yapmış meşhur bir tarihçidir. İşkenceyi, insan haklarını meşru kabul eden Siyonist bir akademisyendir. (James Petras ın ifadesiyle. ABD’de İsrail’in Gücü Siyonist İsrail Lobisi. James Petras, çeviren Ekber Sayın. İstanbul Fide yayınları, 2025 Lewis Arap kültürünün totaliter olduğunu iddia etmektedir. Siyonist muhafazakarların kitle medyasında sürekli olarak ideolojik zehir saçarak Emperyal gücün emperyalizm ile savaş mekanizmasının sömürgeciliğini Orta Doğu Demokratik Reform Girişimi olarak takdim etmektedir.
(Bernard Lewis, İnanç ve İktidar, Orta Doğu’da Din ve Siyaset, Çeviri: A. M. Şengel. Akılçelen kitaplar, İstanbul 2021, 4. Baskı) Lewis’in kitabının arka kapağında yayıncı notları yer almaktadır. Biraz zorlayarak yazarın klasik İslam düşüncesinde bay’a (biat) ve istişare ilkelerinden demokrasinin Hıristiyanlıktan ziyade İslamiyete daha yakın olduğu belirtilir. Ancak kitabın içindeki düşünceler böyle bir kanaatten uzaktır. Herhalde okuyucuyu Lewis’in fikirlerini kabule yönlendirme gibi geliyor! Ama tüm tespitleri red edilemez, nitekim İslamiyet hiçbir şekilde terörü tasvip etmez, yabancı tahakkümünü kabul etmediği gibi… Orta Doğu’da demokrasi mümkün dür Lewis’in dediği gibi, ama yeter ki Batı’nın askeri, kültürel, finansa vesaire müdahaleleri olmasın.
Lewis emekli bir tarihçi olarak tarihi değerlendirmelerle ilgili şunları söyler: “Bellek bir birey için neyse, tarih de toplum için odur. Bellek yitimine amnezi, bellek bozulmasına nevroz deriz; tarihini boşlayan ya da çarpıtılmış tarihten beslenen toplum da belleğini yitirmiş ya da nevrotik bir toplumdur. Bu, bir toplum için tehlikeli bir durumdur. Tarihi unutmak ya da çarpıtmak tehlikelidir; tarih, kendini yeniden ortaya koyma eğilimindedir, kimi zaman 11 Eylül’de olduğu gibi beklenmedik bir anda ve oldukça şiddetli bir biçimde. Bu yeni bir tehlikeyi getirir: Yanlış okuma tehlikesi, önemsememe tehlikesi, şimdi de bunlarla birlikte durumun o ya da bu ögesini abartma tehlikesi..” (Lewis, 171) Buna biz de tarihi çarpıtmalarda milli kaynakları ihmal ederek ithal fikirlerle düşünce politika üretmeyi ekleyelim.
Lewis, Türkiye ile ilgili kitaplar yazmış ve modernleşmeyi yani Avrupa ölçülerini esas almıştır. Herhalde dışarıdan müdahaleler, işbirlikleri mesela dış borçlar, kalkınma, çevre ülkelerle ve toplumlarla ilişkiler onun alanına girmez, zira görev tanımları arasında değildir!
Buna rağmen tarih okumalarında İslam tarihinin hakkını da teslim eder. Örnekler: “Geçmişteki hiçbir Arap halife veya Türk sultan, günümüzün en zayıf diktatörünün elindeki kadar bile keyfi, kapsamlı bir güce ulaşamazdı”. (s.74) “Hıristiyanlık dünyasında, İslam tarihinde hiçbir karşılığı olmayan büyük din savaşlarına yol açmıştır. İslam’da Sünniler ile Şiiler arasında bir ayrılık vardır, ama bu, Protestanlar ile Katolikler arasındaki bölünmeden tümüyle farklıdır. Biri Sünni, diğer Şii olan Osmanlı Sultanı ile İran şahı arasında zaman zaman çatışma, hatta savaş olsa bile, konu bu değildi. Müslümanlarda, din savaşlarının ya da bu savaşların parçası olan zulümlerin gerçek anlamda karşılığı yoktur; bugüne kadar İran’da hiyerarşisi, piskoposluğu, engizisyonuyla eksizsiz bir otoriter din yapısının kurulması çağrışım yapsa da- İslam’da Protestanlık tarzı bir reformasyon olmamıştır.” (s.55) “İslam’da halifelik, kutsal yasayla tanımladığı ve düzenlendiği şekliyle, bir otokrasi olabilir; hiçbir biçimde despotizm değildir. Sünni öğretiye göre halife, seçme yeterliliğine sahip olanlar tarafından seçilir. Seçimi kimlerin yapacağı hiçbir zaman tanımlanmamış, hatta herhangi bir seçim yöntemi geliştirilmemiş veya uygulanmamıştır, ama seçim ilkesi Sünniliğin dini hukuk sistemindeki önemini korumaktadır, bu da önemsiz değildir. “ (s78) (İslam’da hükümdar yasaların üstünde değildir. En alt kademedeki kulları kadar yasaya tabidir. Yasaya aykırı bir şeyin yapılmasını emrederse, buyruğa uyma görevi ortadan kalkar ve yerini bir hak olarak değil fakat bir görev olarak buyruğa karşı çıkma alır.” (78) “Mezhep çekişmeleri, din zulmü İslam tarihinde yok değildir, ama enderdir, atipiktir; hiçbir zaman Hıristiyanlık dünyasında görülen boyutlarda büyük din savaşları ve zulümler olmamıştır.” (s.79)
Lewis’e göre Orta Doğu’da müdahale ve egemenliğin birincil kaynağı olan Avrupa artık Arap dünyasının işlerinde belirleyici hiçbir rol oynamıyor, petrol kaynakları düşünüldüğünde sorun artık Avrupa’nın işlerinde Arapların oynayacağı roldür, şeklinde yorumlamaktadır. Ona göre, önümüzdeki dönemde İslam teokrasisi ile liberal demokrasi arasında bu dünyada bir tercih olacaktır. Askeri müdahaleler, askerler içinde dış etkiler.
Kaynak: Adem ESEN
Bu kararlar hata olmaktan çıktı, KASIT haline geldi…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.