Ali İset

Bir çocuğun korkusu ile bir köpeğin açlığı arasında

Ali İset

Şehirler büyüyor.
Beton yükseliyor.
İnsan modernleştiğini zannediyor.
Fakat aynı anda hayatın sesi yavaş yavaş azalıyor.
Bir zamanlar toprağın, bozkırın, kırsalın parçası olan canlılar; bugün apartman diplerine, okul önlerine, park kenarlarına sıkışmış durumda. İnsan kendi yaşam alanını genişletirken, başka canlıların nefes alacağı yerleri daralttı. Sonra da ortaya çıkan düzensizliğe şaşırmaya başladı.
Bugün sokak hayvanları meselesi yalnızca bir “hayvan sevgisi” tartışması değildir. Bu mesele; şehirleşmenin, plansızlığın, bozulan toplumsal dengenin ve kaybedilen vicdan ölçüsünün sonucudur.
Bir tarafta korkuyla çocuğunu okula gönderen aileler var.
Diğer tarafta açlıkla, korkuyla ve saldırganlaşmış içgüdülerle yaşayan canlılar…
Gerçek şu ki mesele artık duygusal sloganlarla çözülebilecek noktayı geçti. Çünkü toplum güvenliği de bir haktır. İnsanların korkmadan yürüyebildiği sokaklar oluşturmak devletin ve toplumun temel sorumluluklarından biridir.
Fakat burada durup şu soruyu da sormamız gerekiyor:
Bu hayvanlar neden saldırganlaştı?
Neden sürüler hâlinde şehir merkezlerinde dolaşmaya başladı?
Neden doğal denge bozuldu?
Çünkü insan, tabiatla kurduğu ilişkiyi kaybetti.
Toprağı susturdu.
Yeşili daralttı.
Doğayı yalnızca tüketilecek bir alan olarak gördü.
Doğal yaşam alanları yok edilen canlılar, ister istemez insanın yaşam alanına sürüklendi. Sonra insan, kendi kurduğu düzensizliğin sonucuyla yüzleşmek zorunda kaldı.
Elbette hiçbir merhamet anlayışı, insan hayatını tehlikeye atan bir kontrolsüzlüğü savunamaz. Bir çocuğun hayatı, toplumun güvenliği, insanların huzuru her şeyden önce korunmalıdır. Saldırganlaşmış, ciddi tehdit oluşturan hayvanların kontrol altına alınması; rehabilitasyon, kısırlaştırma ve uzman denetimiyle sürecin yönetilmesi gerekir.
Bazı durumlarda ise toplum güvenliği için, tehlike oluşturan hayvanların kontrollü ve acı çektirmeden etkisiz hâle getirilmesi kaçınılmaz olabilir. Çünkü burada mesele bir nefret meselesi değil; kamu güvenliği meselesidir.
İslam’ın yaklaşımı da yalnızca duygusallık üzerine değil; zarar ile maslahat arasındaki denge üzerine kuruludur.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kim bir canı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur.”
Bu ayet, insan hayatının ne kadar kıymetli olduğunu ortaya koymaktadır. İslam’ın temel gayelerinden biri can güvenliğini korumaktır. İnsan hayatını tehdit eden bir durum karşısında tedbir almak; ihmalkârlık değil sorumluluktur.
Peygamber Efendimiz  şöyle buyuruyor:
“Zarar vermek de yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur.”
İslam hukukunun temel kaidelerinden biri kabul edilen bu hadis; topluma zarar veren durumların ortadan kaldırılmasının meşru olduğunu göstermektedir. Çünkü din, yalnız bireysel ibadetlerden değil; toplum huzurunu korumaktan da bahseder.
Peygamber Efendimiz’in hadislerinde zarar veren bazı canlıların öldürülmesine izin verildiği bilinmektedir. Özellikle kuduz köpek, saldırgan hayvanlar, akrep, fare ve benzeri tehlike oluşturan canlılarla ilgili rivayetler; toplum güvenliğinin korunmasını esas alan bir anlayış ortaya koymaktadır.
Çünkü hayatın korunması, İslam’ın temel maksatlarından biridir. Bir çocuğun vahşi bir saldırı sonucu hayatını kaybetmesi, parçalanması ya da ağır travmalar yaşaması karşısında toplumun sessiz kalması vicdan değildir. Vicdan; hem canlıya merhamet etmeyi hem de insan hayatını korumayı birlikte başarabilmektir.
Bugün tarım alanlarında çekirge sürülerine karşı ilaçlama yapılıyor. İnsan sağlığını tehdit eden sinekler, haşereler yok ediliyor. Zararlı organizmalar kontrol altına alınıyor. Bunlara itiraz etmeyen bazı çevrelerin, mesele saldırgan sokak köpekleri olduğunda yalnızca slogan üreten bir noktaya savrulması ise toplum vicdanında karşılık bulmuyor.
Çünkü mesele romantik cümleler değil; sokakta yürüyen insanların güvenliğidir.
Bugün bazı çevreler, sokak hayvanları meselesi gündeme geldiğinde büyük bir öfke diliyle doğrudan İslam’ı hedef almaya çalışıyor. Oysa meseleye sahih kaynaklarla bakıldığında görülür ki İslam, hayvanlara zulmeden değil; onlara merhameti emreden bir inanç sistemidir.
Allah-u Teâlâ, Ashab-ı Kehf kıssasını anlatırken mağarada uyuyan gençlerle birlikte bir köpeğin de bulunduğunu haber verir. O köpek, sadakatiyle Kur’an’da anılan bir kıssanın parçası hâline gelmiştir. Bu bile İslam’ın hayvanları değersiz gören bir anlayış taşımadığını göstermektedir.
Peygamber Efendimiz de hayvanlara eziyet edilmesini açık şekilde yasaklamıştır. Rivayetlerde; devesine aşırı yük yükleyen bir kişiyi uyardığı, aç bırakılan bir kedi sebebiyle bir kadının azaba uğradığını haber verdiği, susuz kalan bir köpeğe su veren insanın ise rahmete nail olduğunu bildirdiği aktarılır.
Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
“Merhamet edenlere Rahmân da merhamet eder.”
Yani İslam’ın özü; işkence etmek değil, merhameti koruyarak adaleti sağlayabilmektir.
Çünkü İslam’a göre canlılara merhamet; imanın ahlakla birleşmiş hâlidir.
Fakat aynı İslam, insan hayatını tehdit eden zararlara karşı tedbir alınmasını da emretmiştir. Buradaki ölçü; öfke değil, hikmettir. Zulüm değil, adalettir. Yani ne hayvana işkence eden bir vicdansızlık ne de insan hayatını hiçe sayan kontrolsüz bir anlayış…
Asıl mesele, bozulan dengeyi yeniden kurabilmektir.
Bugün yaşadığımız birçok sorun aslında insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi kaybetmesinden kaynaklanıyor. Plansız şehirleşme, kontrolsüz çoğalma, daraltılan doğal yaşam alanları ve ihmaller; hem insanı hem hayvanı sıkışmış bir hayatın içine sürükledi.
Şimdi yapılması gereken şey; bağırmak değil çözüm üretmek, nefret kusmak değil adaletli bir düzen kurmaktır. Çünkü merhamet yalnızca sevmek değildir; doğru ölçüyü koruyabilmektir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta şudur:
Bu süreç öfkeyle değil; hukukla, vicdanla, bilimle ve inanç ölçüsüyle yürütülmelidir.
Toplu nefret dili, işkence görüntüleri, öfke kusan yaklaşımlar hiçbir şekilde kabul edilemez. Çünkü merhametini kaybeden toplumlar, zamanla birbirine karşı da sertleşmeye başlar.
İnsanoğlu unutmamalıdır ki bu canlılar da bu dünyanın kadim sakinleridir. Asırlar boyunca insanla birlikte yaşamış, kimi zaman sürülere bekçilik etmiş, kimi zaman insanın yalnızlığına ortak olmuş canlılardır. Bugün yaşanan kriz; yalnız hayvanların değil, modern insanın tabiatla bağını kaybetmesinin krizidir.
Belki de artık meseleye sloganlarla değil, hikmetle yaklaşmak gerekiyor.
Ne sınırsız bir başıboşluk…
Ne de vicdansız bir yok etme arzusu…
Asıl ihtiyaç duyulan şey; güvenliği sağlayan ama merhameti de kaybetmeyen adaletli bir dengedir.
Çünkü bir medeniyet, yalnız insanına kurduğu binalarla değil; güçsüz olana gösterdiği vicdanla da ölçülür.
Ve unutulmamalıdır:
Vicdanını kaybeden şehirler, en yüksek betonların arasında bile yavaş yavaş çürümeye başlar.
“Bu bir yorum değil, bir şahitliktir. Görünenin ardındaki hakikate dair.”

Yazarın Diğer Yazıları