Kırsal kesimde kurban kesmenin bireyler ve aile için ayrı bir anlamı bulunurken kentlerde kan görmemek için bağış yoluyla kurban kestirmeyi tercih edenler de vardır. Televizyon, gazete, sosyal medya ve apartman asansörlerine kadar uzanan reklam kanalları aracılığıyla yurt dışı kurban bağışının topluma tanıtıldığı görülmektedir.
Bizzat gözlemlediğimiz bir vakayı aktarmak gerekirse: Rahmetli babamın emekli maaşından bir kısmını Afrika'da su kuyusu açtırmak için Ribat Vakfı'na bağışlaması ve ardından annemin aynı vakıf aracılığıyla hem babası adına yurt dışında hem de kendi adına yurt içinde kurban kestirmesi, toplumun bu kuruluşlara duyduğu güveni somutlaştırmaktadır. Demek ki insanlar, güvendikleri kuruluşlar aracılığıyla mali ibadetlerini vekalet yoluyla yerine getirmektedir.
Kurban faaliyetlerinin yurt içinde ve yurt dışında kurumsallaşmasında ciddi mesafeler kat edilmiştir. Aşağıda birkaç paragrafta Osmanlı’nın Afrika ilişkileri ile bu durum ilişkilendirilecektir. Kurban ibadeti post-deri kavgası değil; gıda ile girilen gönülleri kazanan bir yumuşak diplomasi aracıdır.
Yurt içi kurbanlık ile yurt dışı kurbanlık bedelleri arasında yaklaşık üç kata ulaşan fark ise önemli bir hayvancılık politikası meselesidir. 2025 verilerine göre yurt dışında kurbanlık bedelleri 6.000–8.000 TL arasında değişirken yurt içinde bu bedel 18.000–22.000 TL arasında seyretmektedir; bu fark bir önceki yıldan bu yana enflasyona paralel biçimde artmaktadır (TÜİK, 2025). Filistin için durum yıllara göre değişkenlik gösterebilmektedir; kurban bedeli, bölgenin şartları ve kurbanların başka ülkelerde kesilip çeşitli işlemlerden geçirilmesi nedeniyle daha yüksektir.
Yurt dışı kurban bağışının cazip görülmesinin başlıca sebebi bu fiyat farkıdır: yurt içinde bir kurban yerine yurt dışında tüm aile fertleri için ayrı ayrı kurban kestirilebilmektedir. Bu politikanın gözden geçirilmesi, yurt içindeki yoksulların haklarıyla doğrudan ilgilidir. Öte yandan yurt dışına kurban verilmemesi hâlinde yurt içi arzın değişmezken talebin artacağı ve fiyatları yukarı çekeceği de göz önünde bulundurulmalıdır.
Türkiye'nin hayvancılık sektöründe alınması gereken yapısal tedbirler bu eşitsizliği gidermek açısından öncelikli gündem maddesi olmaya devam etmektedir.
Kurban başta olmak üzere insani yardımları destekleyenler olduğu gibi farklı sebeplerle eleştirenler de mevcuttur. Yakın dönemde bir uluslararası yardım kuruluşuna yönelik uzun süreli yıpratma kampanyası kamuoyunda güven krizine yol açmıştır. Bu nedenle iç denetimin yanı sıra dış denetimin de yapılması ve sonuçların kamuoyuyla paylaşılması büyük önem taşımaktadır.
Vakıf ve dernekler, bağış konusundaki resmî izinlerini de kamuoyuyla paylaşmaktadır. Örneğin Yetim Vakfı yardım toplama iznini valilikten, İHH ise Bakanlar Kurulu kararıyla aldığını ilanlarında belirtmektedir.
Özetle, kurban ibadeti aracılığıyla ulaştırılan insani yardımlarda dikkat edilmesi gereken önemli huşular şu şekilde sıralanabilir:
• Kurban organizasyonu yürüten vakıf ve dernekler kendi denetim raporlarını düzenli aralıklarla kamuoyuyla paylaşmalıdır. Yani bu güzel bir faaliyet lekelenmemeli; her kurum için denetim raporu hazırlanmalıdır.
• İlgili resmî kurumlar (AFAD, Diyanet İşleri Başkanlığı vb.) bağımsız dış denetim mekanizması oluşturmalıdır.
• Yurt içi–yurt dışı fiyat farkının hayvancılık politikaları açısından ele alınması ve çözüm önerileri geliştirilmesi gerekmektedir.
• Gönüllülerin yurt dışındaki deneyimlerini ve bölgesel izlenimlerini sistematik biçimde paylaştığı bir veri tabanı oluşturulmalıdır.
• Kurban etleri ve yardımların IBAN/banka kanalları üzerinden izlenebilir hâle getirilmesi, şeffaflığı artıracak ve akademik araştırmalara kaynak sağlayacaktır.
Kurban bayramlarında Türkiye Diyanet Vakfı, Kızılay, gibi yarı resmi İHH vb. yıllardan beri uluslararası yardım yapan vakıf ve derneklerin yurt dışı kurban bağışı taleplerini çok boyutlu olarak değerlendirmek gerektiğine inanıyoruz. Kurban ibadettir, ancak bunun sosyal ve iktisadi boyutları yanında şimdilerde moda tabiriyle diplomasideki etkileri de vardır.
Bu arada bazı Afrika çalışmalarını inceleme fırsatımız oldu. Bunlardan Halim Gençoğlu, Batının Afrika Talanı adlı kitabında, Bismark’ın topladığı Berlin Konferansında Batılı devletlerin birbirlerinin ayaklarına basmadan bu kıtayı talan etmeleri projesini tarihi seyir içinde ülkelerin politikalarına göre ele almaktadır. Kıta ile ilgili orijinal kaynakları kullanan ve bölgeyi yaşayarak yazan yazar, bu talanda yerli halkın yani tüm Afrikalıların uğradıkları katliam ve mezalim ülke ve bölge olarak vermektedir. Soykırım, aslında başka ulusları aşağı gören ırkçı milletlere ait psikolojik bir hastalığın ürünüdür. Kitapta Afrikalılara hakaretten tutun, ABD’li beyazların siyah çocukları timsah yakalamak için yem olarak kullanmaları, İngilizlerin, Fransızların, Almanların, İtalyanlarının, Hollanda ve Belçikalıların geçen yüzyıldaki katliamları listelenmiştir. Halen de Afrikalı halkları birbirlerine düşüren Batılı devletlerin politikalarına yer verilmiştir. Buna karşılık kıtanın kuzey ve doğusunda dört yüz yıl kalan Osmanlının asla böyle bir geçmişi olmamıştır. Ayrıca Osmanlı son yıllarına kadar sömürge politikalarına karşı buradaki birçok halkı korumuştur. Her ne kadar Avrupa dillerinde yazılan ve bir kısmı Türkçeye çevrilen yayınlarda olumsuzlar olsa da, Afrika’daki kurban faaliyetleri Osmanlının uyguladığı siyasetin günümüze izdüşümü olarak anlaşılabilir
İnsani yardımların veriliş tarzı önemlidir. Çünkü Kur’an-ı Kerim ve hadislerde ve buna göre şekillenen geleneğimizde yardımların eza ve cefa vermeden, hayır niyetinin korunarak yapılması gerekir. Ancak insani yardımların uluslararası ilişkilerde değerlendirilmesi, bunun eğitim, sosyal ilişkiler, iktisadi ilişkilerdeki öneminin takibinde de dikkate alınması gereken hususları diplomasi diliyle ele alınmasına ihtiyaç vardır.
Halim Gençoğlu diğer kitabı olan Güney Afrika’da Osmanlı İzleri’nde Sultan Abdülaziz döneminde Güney Afrika’ya 1863 yılında gönderilen alim Ebubekir Efendi ve diğer devlet görevlileri hakkında arşiv ve bölgeden toparladığı bilgileri vermiştir. Yazar, kaynakların özellikle Türkiye tarafında yetersiz olduğu, bazı Osmanlıca kaynakların bile İngilizce, Fransızcaya çevrildiği halde günümüz Türkçesiyle yayınlanmadığını, Osmanlı politikalarının yeterince bilinmediğini, kıtayı yıllarca sömüren Batılı devletlerin artık şimdi daha sevecen politikalar (!) geliştirdiklerinden bahsedilmektedir. Osmanlı Güney Afrika’daki siyasi olayları hatta savaşları taraf olmasa bile takip etmiş, kıtayı sömürme amacı olmadan eğitim hizmetleri götürmüştür. Bölgedeki Müslümanlar arasındaki ihtilafları gidermek amacıyla din adamları göndermiş, buralara okullar, camiler yaptırmış, Kur’anı Kerimler (Mushaflar) dağıtmıştır. Müslümanların asla yalnız hissetmemeleri için irtibat eksik edilmemiştir. Bu sebeple de Batılı devletler Müslüman halkın gözünden Osmanlı devletini ve özellikle Sultan Hamid’i düşürmek için aleyhine haberleri teşvik etmiştir. Yazar, kitapta bunları örnekleriyle anlatır. Özellikle Sultan İkinci Abdülhamid’in halife olarak Panislamcı siyasetiyle Uzak Doğuya, Afrika’ya temsilciler göndermiş, bunların aileleriyle ilgilenilmiş, hata bazılarının çocukları Galatasaray Sultanisinde okutulmuş, sünnet olmaları sağlanmıştır. Mesela Sultan Hamid Çin’de Pekin’de bir İslam Üniversitesi kurmuş, bunun Nasihat Heyetinde din alimi Müderris Mustafa Şükrü Efendi (B. Ecevit’in dedesi) ve Hasan Enver Paşa (Nazım Hikmet’in dedesi) yer almıştır.
Güney Afrikalı Müslümanlar Hicaz demiryoluna maddi katkı sağlamışlar, Balkan ve Trablusgarp savaşlarına Moritus Müslümanları bağış yapmışlardır. Kurtuluş Savaşı yıllarında da Mustafa Kemal ve ordusunun zaferi için camilerde dualar etmişlerdir. Hatta 1939 Erzincan depreminde de Güney Afrikalı Müslümanlar yardım etmişlerdir.
Tarihte bunca delil var, belki bilinmeyenler, araştırılmayanlar daha fazla... “Bizim Afrika’da, Doğu Asya’da, falan, filan bölgede, fakir ülkelerde ne işimiz var” diyenlere, en azından cahil olduklarını hatırlatıyor kitabın yazarı… Yazar, Türkiye’nin dış politikada daha fazla aktif olmasını da tavsiye ediyor.
İnsani yardımlar milletimizin derununda yatan rahmani bir kuvveden kaynaklanan, nesiller boyu aktarılan infak, îsâr ve fütüvvet kültürünün bariz tezahürüdür.
Bu bağlamda, insani yardımlar yalnızca ahlaki bir yükümlülük değil; aynı zamanda uzun vadede Türkiye'nin ekonomik ve siyasi ilişkilerini derinleştireceği toplumlar ve devletlerle insan temas köprüleridir. Hayır sahipleri açısından güven, aracı kuruluşlar açısından güzel ahlak, yardım alanlar açısından ise kardeşliğin sürdürülmesi bu köprünün taşıyıcı unsurlarıdır.
Teşekkür: Yazının hazırlanmasında katsından dolayı Ar.gör. Feyza Zülal Özmantar’a teşekkür ederim.
Kaynakça
Gençoğlu, Halim (2022) Güney Afrika’da Osmanlı İzleri, Kronik yayınları, İstanbul.
Gençoğlu, Halim (2024) Batının Afrika Talanı, Kronik yayınları, İstanbul.
Nye, J. (2004). Soft Power: The Means To Success In World Politics . New York: Public Affairs.
OCHA. (2026, 06 16). Our Fundings. OCHA: https://www.unocha.org/our-funding adresinden alındı
TDV (Türkiye Diyanet Vakfı). (2025). Yaklaşık 38 milyon ihtiyaç sahibine kurban eti ulaştırıldı. https://tdv.org/tr-TR/turkiye-diyanet-vakfi-yaklasik-38-milyon-ihtiyac-sahibine-kurban-eti-ulastirdi/
TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı). (2024). Türkiye'nin kalkınma işbirliği: 2024 yıllık raporu. T.C. Cumhurbaşkanlığı TİKA.
TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu). (2025). Hayvancılık istatistikleri 2025. https://tuik.gov.tr
Türk İşbirliği ve KoordinasyonAjansı Başkanlığı. (2025). TİKA Faalşyet Raporu 2025.
Türk Kızılay. (2025). Türk Kızılay 168 bin 584 hisse kurban kesimi gerçekleştirdi. Anadolu Ajansı. https://m.aa.com.tr/tr/yasam/turk-kizilay-168-bin-584-hisse-kurban-kesimi-gerceklestirdi/3592292