“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık; tanışasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık…”
(Hucurât Sûresi)
Rabbimiz isteseydi bütün insanları tek bir anne ve tek bir babadan değil; ayrı ayrı, milyonlarca kadın ve erkeği aynı anda yaratır, onlara da “Haydi evlenin ve çoğalın” derdi.
Lakin Rabbimiz insanları kavimlere, coğrafyalara ayırmış; her birine ayrı ayrı renkler, lisanlar ve cinsiyetler vermiştir. “Neylerse güzel eyleyen” Rabbimizin bu hikmetine binaen, her kulun—her akıllı insanın—doğduğu memleketi/vatanı, ait olduğu ailesini ve milletini sevmesi; milletine ait olan lisanı da hem sevmesi hem de güzelce öğrenmesi gerekir (İslâmî ölçüler çerçevesinde). Çünkü bu, fıtratın bir gereğidir. Bunun tersini yapanlar ya ezik kişiliklerdir ya da Sünnetullah’ı bilmemektedirler.
Rabbimiz ayetinde “tanışasınız” buyuruyor. Peki, tanışmanın vasıtası nedir? Lisan, yani dildir. O hâlde insanın kendi dilini iyi bilmesi ve güzel öğrenmesi, aynı zamanda dinî bir vazife değil midir?
Kamus Namustur
Türkiye’de yaşayan bizlerin büyük çoğunluğunun kimliğini oluşturan ana unsurlar şunlardır: İnsanız, Müslümanız, Türk’üz, Ehl-i sünnetiz.
(Elbette Türkiye’mizde başka dinlerden, mezheplerden, etnik yapılardan ve lisanlardan insanlar da yaşamaktadır. Çünkü biz bir imparatorluk varisiyiz. Ancak ekseriyet böyledir.)
Bu yazıda, kimliğimizin temel unsurlarından biri olan lisanımızdan, yani Türkçemizden; onun bugünkü mahzun ve garip hâlinden kısaca bahsetmek istiyorum.
Ezik Müstağripler
Çağın getirdiği dijitalleşme ve Batı’nın küresel ölçekte baskın hâle gelen kültürü, diğer lisanlar gibi bizim lisanımızı da tahrip etmiştir. Bugün neden Kuzey ve Güney Amerika’da İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Portekizce konuşulmaktadır? Devletlerin adları Arjantin, Brezilya, ABD, Kanada’dır; fakat konuştukları dil, kendilerinden binlerce kilometre uzaktaki Avrupalı milletlerin dilidir. Bu olgu bile lisanın ve dilin ne denli stratejik bir mesele olduğunu göstermeye yeter.
Bu kültürel istila, maalesef bizi de hükmü altına almıştır.
Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin aydınlarının önemli bir kısmı; Batı’nın siyasî, iktisadî, ilmî ve askerî üstünlüğü karşısında şaşkına dönmüş, kurtuluşu her alanda onlar gibi olmakta aramıştır. Bu anlayış, bizi asırlardır süren bir kompleksin—Batı kompleksinin—esiri hâline getirmiştir.
Buna rağmen direnenler de olmuştur. Kendi tarihini, kendi dinini, kendi kültürünü ve en önemlisi kendi lisanını bilen; ona güvenen ve onunla iftihar eden, aynı zamanda Batı’yı da tanıyan bu “münevver mücahitler”, emperyalist saldırılar karşısında Selahaddin Eyyûbî gibi direnmeyi, Alparslan gibi meydan okumayı, Fatih ve Kanuni gibi hücuma geçmeyi bilmişlerdir.
İşte onlardan birkaçı:
Cemil Meriç, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Âkif Ersoy, Attilâ İlhan, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nâzım Hikmet…
Bu Zirveleri Görmeden Batı Dağlarına Çıkarsanız
Yunus Emre, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip, Yozgatlı Fenni, Mehmet Âkif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi şairlere sahip bir milletin evlatları; bu irfan abidelerini tanımadan, bu erdemli kalpleri okumadan Batılı edebiyatçılara yönelmiş ve onlara karşı zihnen zebun düşmüşlerdir. Bu gaflet, onları çağımızın salgını olan “ezik müstağriplik” hastalığına yakalatmıştır.
Dünyayı Erdeme Kavuşturma Vazifesi Hâlâ Bizdedir
Rabbimiz, Müslüman Türklere asırlar boyunca dünyayı; ümmeti ise daha uzun süre adaletle idare etme kudreti ve vazifesi vermiştir. Ceddimiz bu kutsal görevi yerine getirirken din, dil ve tarih şuuru en üst seviyedeydi. Kendilerine güvenleri tamdı.
İşte o muhteşem lisanla yazılmış bir tirattan birkaç satır:
“Derim ki kullarım,
Kıyamet göğü gergin bir davul kesilip gümbür gümbür ötmeden,
Yeryüzünü karanlık yankılar,
Kanlı çığlıklarla tir tir titretmeden;
Derim ki gecenin sarp doruklarından öfke yangınları kopmadan,
Yamaçlardan inen som ateşten süvariler tüm kentleri, köyleri kasıp kavurmadan,
Derim ki kara elmas tolgalı başbuğ, o yağız Yokluk Sultanı;
Suçlu suçsuz bütün canlıları şimşek bakışlarıyla eritmeden,
Güzel çirkin tekmil bedenleri kül etmeden…
Kullarım, derim ki kendinize gelin, iş işten geçmeden!”
— Turan Oflazoğlu, IV. Murat
Kaynak: Lütfi AYHAN
Basın, Şehrin Vicdanı, Aynı zamanda Hafızasıdır…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.