
Devletlerarası ilişkilerin çok konuşulduğu günümüzde büyük güç veya üst akıl kavramları bolca konuşuluyor, kullanılıyor. Acaba büyük güç kim, üst akıl kim veya ne?
Bir dönem Sovyetler Birliği çökmeyecek bir güç olarak görülürken kısa sürede hem ideolojisinin iflas ettiğini hem de ciddi olarak güç kaybettiğini gördük. Buna benzer şekilde günümüzün dünya liderlerinin ne zaman güç kaybederek dağılacağı konusunda kimse bir şey söyleyemez.
Geçenlerde bir konferansta konuşmacı biraz ABD’den bahsederek hep üst akıl, üst akıl, dedi durdu. Güya ona göre üst akıl karar vermiş Ortadoğu’da farklı oluşumlar ortaya çıkacakmış…
Bu tür propaganda veya komplekslerin altında farklı yönlendirmeleri veya beklentileri görmek mümkün. Genellikle bu tür iddialarda bulunanlar yurt dışında farklı akademik ortamlarda bulunmuşlar, çeşitli stratejik çalışmaları elde etmişler veya misyon edinmişler. Bunu yaparken art niyetli olduklarını söylemek peşin hükümlü olur, ancak meydana getirdikleri etki bakımından uyardıkları düşmanların psikolojik üstünlüklerini de kabul etme ve ettirme şeklinde anlaşılabilir tutumları…
Acaba üst akıl teknolojik üstünlük müdür? Eğer böyle ise teknolojik üstünlüğü elinde bulunduran ülkeler, şirketler veya grupların ilk amacı çok para kazanmaktır. Ayrıca bunu farklı amaçlarla kullanmak isteyeceklerdir, mesela iletişim teknolojisinde sosyal medyada tüm bilgileri elde edip bunları özel amaçları için kullanacaktır. Hatta bunlar kendi toplumlarını ve devletlerini de tehdit ederler. Nitekim Amerika’daki iç çatışmaları herhalde böyle okumak gerekir.
Müslüman inancında küll-i irade denildiğinde Cenab-ı Hakk’ın yaratması kaza ve kader akla gelir. Yani her şeyi yaratan her şeyden haberdar olan hatta zifiri karanlıkta, kara bir karıncanın hareketini bilen, kontrol eden güç Cenabı Hakka aittir. Böyle olunca üst akıl kavramını insanlar için kullanmak doğru ve tutarlı değildir. Gerçekçi de değildir. Zaten Türkiye’de de üst akıl kavramını sıkça kullananların Kur’an-ı Kerim’i okumadıkları anlaşılmaktadır. Öyle ya Hazreti Mevlana “testinin içinde ne varsa dışına onu sızdırır” buyurmuş. Çünkü bu tür konuşmacılar analizlerinde herhangi bir tarihi derinliğe de fazla yer vermezler, yüzeysel kalarak taraftar oldukları gücü övmek üzere süslemeler yaparlar, abartırlar. Yine bu akıntıya kapılanlar tarihi okumakta da özürlüdürler. Tarihte nice büyüklük taslayanlar kısa sürede gelip geçmiştir.
Geçenlerde bir arkadaş Türkiye’deki özellikle Suriye sınırına yakın illerde bazı derneklerin kapandıklarından bahsetti. Tabii ki ABD’de başkan sosyal fonları kesince böyle yansıyor. Kaldı ki yabancılar fonladıkları grupların ya da ülkelerin paralarını zaten kendi ceplerinden ödemezler, farklı şekillerde o bölgelerin gariban halklarına ödetirler.
Müslüman toplulukların diğer insanlara karşı başlıca görevleri hayrı göstermek ve kötülükleri engellemektir. Bu konuda ayeti kerime şöyledir: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır.” Al- İmran, 110.
Bir de Müslüman düşmanlarının kendi aralarında ebedi düşmanlıklarının olduğunu unutmamak gerekir. Nitekim ayeti kerimede bu ifade edilmektedir: “Kendi aralarındaki gerginlik ve çatışma şiddetlidir: Sen onları birlik içinde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar aklını iyi kullanamayan kimselerdir.” Haşr, 14.
“Yahudî ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidayet etmez.” (Maide, 5/51)
Önce inanan kimse, inancının değerini kavramalıdır. Bu durum, ona ahlakında örneklik, medeniyetinde üstünlük kazandırır. Bu hali Peygamberimiz Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar” buyurur. Sezgi, anlayış olarak Türkçeleştirilebilecek feraset önce sağlam bir inancı sonra olayları kavramayı, sabrı, gayreti gerektirir.
Geçen hafta ABD’de yaşayan biriyle karşılaştık, ki olayları biraz anlattı. Dikkatimizi çeken hususlar oldu. Somaliler sosyal yardımlardan yararlanmışlar, ancak bunu hem hukuki hem de ahlaki sınırlarını zorlamışlar. Yani hak etmedikleri sosyal yardımları sahte evraklarla almışlar, sonra da ortaya çıkmış… Bu tür sahterkarlık büyük oranda sömürgecilerden kalmadır. Çünkü sömürge döneminde İslam ahlakı toplumdan kaldırılmaya çalışılmıştır. Gazze’deki Siyonist katliamlar Amerikan kamuoyunda karşılık bulmuştu, Müslümanlığa bir sempati başlamış, ama Somalili bir grubun yaptıkları bir anda gündeme gelince işler tersine dönmeye başlamış. Böylece İslamiyet düşmanlarına gün doğuyor.
Oysa İslam inancının farklı coğrafyalarda ve toplumlarda yerleşmesi tamamen kılıç zoruyla olmamıştır. Mesela Güneydoğu Asya ülkelerinde Müslümanlık bölgeye giden tüccarlar vasıtasıyla olmuştur. Moğollar İslam coğrafyasını yakıp yıkmışlar, kısa bir süre sonra da tahribatları dışında bir şeyleri kalmamıştır. Çünkü İslamiyet insanı esas aldığı için ona değer verir.
O halde mazlum da olsa zalim de olsa insanlara destek olmak gerekir. Mazlumun ezilmesini önlemek için ona maddi ve manevi destek olmak anlaşılıyor da, zalime nasıl yardım edilir? Onun zulüm ve haksızlık yapmasına engel olmakla sağlanır. Konumuzla alakalı olanı da haksız yere sosyal yardım alana kendi ailesinin ileri gelenleri, taraftarlarına görev düşer. Maalesef bazı toplumlarda gayri Müslim diye veya başka gruplardan görerek ganimet anlayışıyla hareket edilmektedir. Bu tür sapık anlayışlar, menfaatler kısa sürede bazılarına fayda sağlasa da uzun vadede büyük zararları dokunmaktadır. Yani ferasetli davranmak gerekir. Diğer bir husus Müslümanlar aralarındaki bağları kuvvetli tutmaktır.
Bir de üst akıldan bahsedenlere sıkça Fatiha ve İhlas surelerini hatırlatmak gerekir.
Kaynak: Adem ESEN

Komedi gibi. Suğla Dolmadan Vanalar Açıldı…