YAZARLAR

Ali Şeriati’nin bir kitabı vardı: ‘Sizi Rahatsız Etmeye Geldim’

Zaman zaman, hatta sıklıkla şikâyet ediyorsunuz değil mi; ‘Bizim zamanımızda böyle değildi, biz de çocuk olduk, biz de genç olduk, şimdiki gençler…”
Baştan uyarayım, yazdıklarımla ben de tam olarak sizi rahatsız etmeye geldim!
Bugün oldukça ilginç teorik bilgiler vermek ve ‘çocuk’ olmanın tarihsel trajedisini anlatmak istiyorum.

“Çocuk” kavramı ilk olarak Rönesans ile kullanılmaya başlanır. O noktaya gelene kadar tahmin edemeyeceğiniz sorunların, hayatta kalma mücadelesinin içinden geçer. Daha öncelerinde giysiler bile 0-2 yaş arası bebeklik kıyafetleri dışında herhangi bir kız- erkek ayrımı yapılmaksızın ‘minyatür’ yetişkin kıyafetleri gibi dikilir.
Antikçağ’da çocuk denilince belli bir yaş ayrımı yoktur; bir istisna dışında… Ahlaki ya da yasal bir sınırlama olmamakla birlikte o dönemde efendiler, büyüyünce kenti yakmalarından korktukları için köle çocuklarını öldürmek ister ama bebek oldukları için vazgeçerler. Çocuk 7 yaşına geldiğinde ise artık onu yetişkin olarak kabul ettikleri için öldürme konusunda var olan haklarını doğru zamanda(!) istedikleri gibi kullanırlar.

D. Mause’ye dayandırılarak 18. yüzyıldan önce doğan çocukların büyük bir yüzdesi, günümüz terminolojisine göre “dövülen çocuklar” olarak tanımlanır. Anne pasif ve ilgisiz, baba çocuğu öldürmeye gidebilecek ölçüde otoriteye sahiptir. Diğer yandan Platon ve Protogoras da itaatsiz çocukların tehditle veya sopayla doğru yola getirilmesini öğütler.

Ortaçağ’da ise çocuk korku veren bir varlık, bir ‘günah ürünü’ olarak değerlendirilir ve günahtan arınmak için onlara çocukluktan çıkmak dayatılır. Eşleri birbirinden uzaklaştırdığı düşünülen ‘günah ürünü çocuk’ o kadar değersiz bir canlıdır ki, aileler ölen çocuklarının cenazesine bile katılmaz. Dönemin din adamları ve düşünürleri çocukluğu insanın ‘en iğrenç hali’ olarak tanımlar. O dönemde ‘çocuk kötüdür’ ve kötünün ıslahı kolay değildir! Çocuk ‘anne sevgisi’ ile bile ancak 18. yüzyıla gelindiğinde tanışabilmiştir.
Türklerde ise toprağa bağlı olmadan, göçebe yaşadıkları dönemde çocuk bir değer olarak kabul edilir. Böyle olmasında ailenin mutlak yöneticisinin kadın olmasının ve kadının çocukla kurduğu duygusal bağın büyük etkisi vardır.

Modernite ile birlikte gelen gelişme sosyal yapıda değişikliklere yol açacak artık tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilmesinin etkisiyle yeni sistemin kendine özgü insan talebi ortaya çıkacaktır. Sistem artık çocuğa sanayinin ihtiyacı olan eleman olarak yetişkinler dünyasına doğrudan giremeyeceğini ilan ederek yeni bir dünya sunar: Okul. İki kuşak arasına örülen bu duvarla birlikte yeni bir mücadele başlayacak, çocuktan okuma kültürü ile bu engeli aşması beklenecektir.

20. yüzyılın sonlarına kadar süren bu anlayışın ardından 2. Dünya Savaşı sonrası özellikle batıda eğitim sisteminin çocuğa bakışı yeniden sorgulanacak, evrensel bir ‘çocuk’ tanımının ortaya çıkmasına neden olacaktır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Beyannamesi’nde çocuk, 0-18 yaş arası insan yavrusu olarak tanımlanır.

Anlayacağınız çocuk, yüzyıllar boyunca olabildiğince kıymetsiz bir varlık olmuş, demografik ilişkilerin ilerlemesiyle, çocukların aşılarına ve temizliğine dikkat edilmesi bile ancak 17. yüzyıla gelindiğinde mümkün olmuştur. Bugün yetişkin bireyler olarak her biriniz ‘en ideal çocuk’ neslinin sizin jenerasyonunuz olduğu sanrısıyla tıpkı antik çağ, orta çağ ya da modernitenin dayattığı gibi bir didaktizmle basmakalıp çocuğu kendi yöntemlerinizle yetiştirmeye çalışıyorsunuz.
Günümüzde yetişkinler bitmeyen bir memnuniyetsizlikle fazla cüretkâr, fazla girişken, fazla dik başlı, fazla pervasız, fazla duyarsız, fazla… fazla… fazla buldukları çocuklardan ‘Gençlik nereye gidiyor’ diye yakınıyor. Gençliğin gittiği yer konusunda sızlanmak bugünün yetişkinleri için ‘kayıp çocuklukları yüzünden’ kendilerini rehabilite etme yöntemi olabilir. Ama size üzünçlü bir haberim var: Siz bugünün çocuklarından memnun değilsiniz, atalarınız sizden hiç memnun olmadı, onların ataları da onlardan… M.Ö. 2500 yıllarına ait Sümer tabletlerinde “Gençlik nereye gidiyor; yeni nesil tembel, bencil, saygısız ve ilgisiz.” yazıyordu.
Gördüğünüz üzere binlerce yıl öncesinde de çocukluk kabul gören, tolere edilebilen bir şey değildi, bugün hala öyle… Böyle giderse 2 bin yıl sonrasında da birileri, bir yerlerde bunları konuşuyor olacak.
‘Çocuk çocuktur’ ve gençlerin bunu anlamamakta direnen yetişkinlerden tarihsel bir alacağı var. Bu yüzden gençlerin nereye gittiğinden çok ‘yetişkinlerin nerede durduğuyla’ ilgilenmemiz gerekiyor.

> Yeni Meram >Yazarlar > Gençlik nereye gidiyor?
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Meram'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ MERAM veya yenimeram.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.