(Ufukta Kurtuluş Bulutları Var mı?)
Bu soruların cevabı birkaç cümleye sığmaz. Hatta, “Bunların cevabını falanca bilir.” demeye bile cesaret edemem. Çünkü hastalığımız ağır, derdimiz büyük; reçetemiz ise sadece bir sahada yetişmiş bir kişinin yazılabileceği kadar basit değil.
ENANET BİZİM OMUZLARIMIZDA
Bizler, tarihin belirli dönemlerinde ilimde, sanatta, siyasette ve medeniyette büyük eserler meydana getirmiş insanların torunlarıyız. Fakat bugün Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Ehl-i sünnet dünyasının, kendi ilmî ve ahlaki birikimini çağımızın şartlarıyla bütünleştirerek ortaya koyduğu müşterek bir medeniyet ve yönetim modeli bulunduğunu söylemek kolay değildir.
Türkiye, Mısır, Pakistan, Fas, Tunus, Cezayir ve daha nice ülkede nüfusun büyük çoğunluğu Müslümandır. Fakat bu ülkelerin anayasal ve siyasi yapıları birbirinden farklı tarihî süreçlerin sonunda meydana gelmiştir. Dolayısıyla “Müslümanların devleti var mı?” sorusu ile “İslam medeniyetinin dünya ve ahiret dengesini esas alan bütüncül bir devlet ve toplum tasavvuru bugün hayata geçirilebilmiş midir?” sorusu aynı şey değildir. Kanaatimce asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele budur.
Böyle bir medeniyet hamlesi ise yalnız birkaç din âliminin veya birkaç siyasetçinin omuzlarına yüklenebilecek bir iş değildir.
Siyasetten ekonomiye, eğitimden sağlığa, savunmadan iç barışa; tarihten coğrafyaya, fıkıhtan tefsire, hadisten kelama; felsefeden matematiğe ve fiziğe, teknolojiden yapay zekâya, iletişimden ulaşıma kadar çağın bütün ilimlerini bilen insanlara ihtiyacımız var.
BİLİMLE AHLAK BİRLEŞMEDİKÇE
Ama yalnızca bilen insanlara değil…
Aynı zamanda ahlaklı insanlara.
Bilgisiyle vicdanını, aklıyla imanını, dünya ile ahiretini birbirinden ayırmayan âlimlere, bilim insanlarına, devlet adamlarına, öğretmenlere, sanatkârlara ve münevverlere…
Çünkü ilim ahlaktan ayrılırsa atomu parçalar ama insanlığı da parçalayabilir.
Teknoloji merhametten ayrılırsa hayatı kolaylaştırdığı kadar ölümü de kolaylaştırabilir.
Siyaset adaletten ayrılırsa hizmet vasıtası olmaktan çıkar, iktidar kavgasına dönüşür.
Ekonomi vicdandan ayrılırsa zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapabilir.
Demek ki bizim ihtiyacımız yalnızca güçlü olmak değildir.
Güçlü ve adil olmaktır.
Yalnızca zengin olmak değildir.
Zengin ve merhametli olmaktır.
Yalnızca ilim sahibi olmak değildir.
Âlim, ârif ve ahlaklı olmaktır.
Belki bir başka ihtimal daha vardır: Biz gerekli ilme ve maddi güce henüz ulaşamamış olsak bile inancı sağlam, ahlakı güzel, yaşantısı dürüst, mazlumun duasını alan bir toplum olabilirsek Allah Teâlâ rahmetiyle kapılar açabilir; ummadığımız yerlerden sebepler yaratabilir. Çünkü sebepleri yaratmak da neticeyi halk etmek de O’nun kudretindedir.
MEHMET GÖRMEZ HOCANIN ÖNEMLİ BİR TESPİTİ
Yukarıda anlatmaya çalıştığım “yetişmiş insan” meselesine dair dinlediğim bir hatıra beni çok düşündürmüştü. Fatih Savaş Barkçin Beyefendi bir konuşmasında, Mehmet Görmez Hoca ile aynı uçakta yaptıkları bir sohbeti anlatıyordu. Mehmet Görmez Hoca Osmanlıca bir metin okuyormuş. Barkçin merak edip sormuş:
“Hocam, nedir bu?” Görmez Hoca, elindeki metnin Fatih Sultan Mehmet Han’ın külliyesinin vakfiyesi olduğunu, külliyede uygulanacak esasların ve vazife yapacak kişilerde aranacak vasıfların burada yazıldığını söylemiş. Ardından, mealen, insanı düşündüren şu değerlendirmeyi yapmış:
“Ben Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış Mehmet Görmez olarak, burada tarif edilen şartlara göre bu camide imamlık yapacak kişinin/imamın vasıflarını taşımıyorum…”
Bu söz üzerinde durmaya değer. Bir medeniyet düşünün ki camide imamlık yapacak insan için dahi böylesine yüksek ölçüler koyuyor. O hâlde Osmanlı’nın asırlar boyunca geniş coğrafyalarda hüküm sürebilmesinin sebeplerini yalnız kılıçta, orduda veya hazinede aramak eksik olmaz mı? Arkasında yetişmiş insan ve o insanların oluşturduğu erdemli bir toplum vardı. Elbette Osmanlı toplumu da kusursuz değildi. Hiçbir insan topluluğu kusursuz değildir. Fakat bir medeniyetin büyüklüğü, hiç hata yapmamasında değil; insan yetiştirmek için koyduğu ölçülerde, adalet idealinde ve arkasında bıraktığı müesseselerde aranmalıdır.
ÖNCE İNSANI KURTARMAK
Öyleyse “Kurtuluş ne zaman?” sorusunun cevabını belki de çok uzaklarda aramamalıyız.
Önce insanı yetiştirmeliyiz.
Önce kendimizi…
Sonra ailemizi…
Sonra toplumumuzu…
İlimde güçlü, sanatta üretken, ekonomide müreffeh, siyasette adil, askeriyede caydırıcı, teknolojide ileri olmak zorundayız.
Fakat bunların hepsinden önce ve bunlarla beraber ahlaklı olmak zorundayız.
Çünkü dünyayı kurtaracağını söyleyen fakat kendisini kurtaramamış insanlardan bir kurtuluş medeniyeti çıkmaz.
Kurtuluş gökten hazır bir reçete hâlinde inmeyecek.
Kurtuluş; imanla ilmin, akılla vahyin, güçle adaletin, zenginlikle merhametin, dünya ile ahiretin yeniden aynı gönülde buluşmasıyla başlayacak.
Yeter ki biz gecenin karanlığına sövmekle yetinmeyip bir kandil yakalım. Çünkü bir milletin kurtuluşu önce silahında değil, insanında; hazinesinde değil, ahlakında; sarayında değil, mektebinde ve gönlünde başlar. Ve belki de “Kurtuluş ne zaman?” sorusunun en doğru cevabı şudur:
Biz kurtulmaya layık bir toplum olduğumuz zaman…