Lütfi Ayhan

Kanunun ötesinde bir terazi: Hak ve adalet

Lütfi Ayhan

İnsanım diyen her kişi, maddi ve manevi çıkarını gözeterek yaşar. Çünkü bu, aklın ve fıtratın bir gereğidir. Müminim/Müslüman diyen kişi ise bu mevzuda daha dikkatli, daha dengeli davranır. Çünkü o, hayatı sadece bu dünyadan ibaret saymaz. Aksine, o gerçek hayatın “sonu olmayan ahiret” olduğuna inanır.

Bu cümleden olmak üzere, her Müslüman gibi ben de bu dengeye göre yaşamaya çalışıyorum. Ne kadar başarıyoruz bilemiyorum; lakin buna kesinlikle inanıyorum. Bu inancımın bir gereği olarak aile ilişkilerinden sosyal hayata, alışverişten siyasete, eğitimden sağlığa kadar her alanda adım atarken, söz söylerken dünya-ahiret dengesini kurmaya çalışıyorum.

Bu cümlenin devamı olarak şunları da dile getirmek istiyorum: Her insan gibi benim de bir siyasi görüşüm var. Siyasette tarafımı belirleyen temel dinamiklerim; inancım, aklım  vicdanım ve  dünya ahiret çıkarlarımdır. (Elbette  ülkemin, milletimin, devletimin çıkarlarını gözetmek de benim çıkarımadır.)

Her alanda olduğu gibi siyaset mevzuunda da aynı görüş ve düşünceleri taşımaktayım. Direkt siyaset ile ilgim olmadığı için (yani herhangi bir partinin yönetiminde, belediyelerin herhangi birinde resmî bir görevim olmadığı için) mümkün olduğu kadar tarafsız kalmaya, yapılan hayırlı işleri desteklemeye, yanlışları dile getirmeye çalışıyorum.

Bu desteğimde de adil olmaya çalışıyorum. Ol sebepten, iktidar-muhalefet ayırt etmeksizin, “İyiye iyi, doğruya doğru” prensibine bağlı kalmaya çalışıyorum.

Buna misal olarak, hangi partinin belediyesi ile ilgili olursa olsun, hangi görüşten insanın şirketi ve ticareti ile ilgili olursa olsun, ayırt etmeksizin hep şöyle derim: “Keşke bunlar doğru olmasa. Keşke bu kadar insanın oyunu almış, bu kadar insana eli dokunmuş insanlar  bir yanlış yapmış olmasa da bu isnatlardan aklansa....” Mesela geçen günlerde “Süleymancılar davasında” da aynı hissi yaşadım. Bu günlerde de fon olayına karışan insanlar/şirketler için aynı temenniyi diliyorum.

Niçin mi?

Çünkü bizler mümin insanlarız. Vatanseveriz. Milletimize düşkünüz. Bu sıfatları taşıyan kişiler böyle düşünmek zorundadır. Türkiye’nin, milletin, ümmetin bugününü konuşurken yarınını da düşünmek; dünyamızı abat ederken ahiretimizi de unutmamak hepimizin kârına.

Her mümin gibi bendenizin de dünyalık ve ahiretlik hedeflerim, hedeflerimle birlikte kaygılarım var. Hedefim; adaletli bir devlet, barış ve esenlik içinde yaşayan bir toplum, dünya ve ahiret saadetini kazanmış sevdiklerimle  ve milletimle hür bağımsız erdemli bir hayat sürmek. Bunu sağladığımız gün hem dünya barışına hizmet etmiş oluruz hem de dünyada hüküm sürmekte olan zulme dur diyebiliriz.

“HUKUKA UYGUNLUK, AHLAKİ MEŞRUİYETİN TEK ÖLÇÜSÜ DEĞİLDİR.”

Son günlerde kamuoyunun gündeminde olan ' fon meselesine' de aynı ölçülerle yaklaşıyorum.
Bizim medeniyetimizde konu ile ilgili  ölçülerden bir kısmı  şunlardır:
Hak yedin mi?
Kul hakkına girdin mi?
Emek sahibinin hakkını gözetebildin mi?
Elde ettiğin kazanç helal miydi?
Anadolu ümranında hırsızın, harisin dinine, mezhebine, ırkına, partisine bakılmaz. Aynı kültür bize şunu sık sık hatırlatır: Bir yerde “Senin hırsızın, benim haydudum” söylemi varsa, yandı gülüm keten helva, der.
“Kızım Fatıma bile olsa…” hadisini asla akıldan çıkartmaz.
Toplum vicdanı ne zaman adaleti, tarafsızlığı şiar edinip, “Kim yaparsa yapsın, yolsuzluğa, rüşvete, haksız kazanca karşı çıkar” o zaman kurtuluşa ereriz.

Yazımı, tarihimizden yaşanmış, bu konuya ışık tutan iki misal ile tamamlamak istiyorum. İkisi de adalet sıfatını bir güneş gibi alnında taşıyan Ömer(ra) Efendimizle ilintili.

1-      Devir, İslam’ın devlete hâkim olduğu devir. Zaman, İslam ahlakının toplum tarafından içselleştirildiği dönem.

ŞİMDİ ÖMER(RA)  OLSAYDI

Hz. Ömer Efendimiz halife iken oğlu Abdullah hacca gidiyor. Hacca gelip giderken de ticaret yapıyor, biraz para kazanıyor. Medine’ye geri geldiğinde Hz. Ömer ona soruyor:

“Sen bu parayı nasıl kazandın?”

“Baba, hacca gittim. Hac yolunda küçük ticaret yaptım, ondan kazandım.”

Hz. Ömer (ra), oğluna diyor ki:

“O parayı derhal hazineye koy. Çünkü bu malları senden alanlar veya satanlar, senin benim oğlum olduğunu biliyorlardı. Bunun etkisi ile ticaretine haram karışmış olabilir…”

Der ve oğlunun ticaretten kazandığı helal parayı hazineye aktartır.

KIZGIN DİNARIN İBRETİ

 

2- Devir Emevîler dönemi. Halife, Ömer bin Abdülaziz (Hz. Ömer’in soyundan).

Halife Ömer bin Abdülaziz, Emevi hanedanının haksız yere elde ettiği ve devlet hazinesine (beytülmal) ait olan mallara el koyup gerçek sahiplerine iade etmeye başlar.

Bu durumdan rahatsızlık duyan imtiyaz sahipleri, halife üzerinde hatırı sayılır bir etkisi olan halası Fatıma binti Mervan’ı aracı olarak ona gönderirler.

Halası, bu uygulamalardan vazgeçmesi için kendisini uyarmaya geldiğinde Ömer bin Abdülaziz, kul hakkının ve kamu malının ağırlığını anlatmak adına tarihe geçen ateş ve kızdırılmış dinar örneğini göstermiştir.

Halife, yanındakilere bir miktar altın dinar ve ateş getirilmesini emretmiştir. Dinarları ateşe atarak kıpkırmızı olana kadar ısıtmıştır. Ardından halasına dönerek, “Halacığım, bu kızgın dinara dokunabilir misin?” diye sormuştur.

Halası şaşkınlıkla dokunamayacağını belirtince Ömer bin Abdülaziz şu ibretlik cevabı vermiştir:

“Halacığım, bilesin ki başkasına ait olan (haksız yere alınan) hak, işte bu kızdırılmış olan dinardır. Kıyamette sahibini  yakar, kavurur.”

Yazarın Diğer Yazıları