Bunun için her nefeste İki kere şükretmeliyiz Rabbimize. Bir nefeste Rabbimiz bize iki ayrı lütuf bahşediyor: Nefes alırken hayat içimize doluyor, nefes verirken bedenimiz biraz daha hafifliyor.
Her nefes bizi, bir salıncak gibi hayat ile ölümün, varlık ile yokluğun sınırlarına götürüp getiriyor. Belki de bu yüzden insan, her nefes alışında, “Rabbim, bana yine hayat verdin.”; her nefes verişinde ise “Bu emaneti ne zaman geri alacağını yalnız Sen bilirsin.” diye düşünmeli.
İNSAN, YAŞADIĞINI BİLEN CANLIDIR
Allah Teâlâ insana diğer canlılardan farklı olarak düşünme, akletme, tefekkür etme, geçmişi hatırlama ve geleceği tasarlama kabiliyeti vermiştir.
İnsan sadece yaşayan bir canlı değildir.
İnsan, yaşadığını bilen canlıdır.
Bir kuş yuvasını yapar; insan yuvasının içine hatıralarını da koyar. Bir ağaç meyve verir; insan meyvenin tadından öte, onu kimin yarattığını düşünür.
İşte insanı insan yapan taraflardan biri de budur: Nimetten nimetin sahibine ulaşabilmek. Şükür de tam burada başlar.
Çünkü insan çoğu zaman sahip olduğu nimetleri “zaten benim” zanneder.
Görmeyi, işitmeyi, yürümeyi, konuşmayı, düşünmeyi, sevmeyi, hatırlamayı, uyumayı ve sabah yeniden uyanmayı normal kabul eder.
Oysa bunların hiçbiri sıradan değildir.
Bunların her biri nimettir.
BİR GÖZ, BİR KULAK, BİR BARDAK SU…
Sabah perdeyi açıyoruz. Güneşin ışığı odamıza doluyor. Gökyüzünün mavisini, ağaçların yeşilini, sevdiklerimizin yüzünü görüyoruz.
Peki, bütün bunları görebilmek için biz ne yaptık?
Hiçbir şey!
Gözümüzü biz yaratmadık. Görme kabiliyetini biz vermedik. Işığı algılayan o muhteşem sistemi biz kurmadık.
Kulaklarımız da öyle…
Bir çocuğun sesini, ezanın çağrısını, kuşların ötüşünü, yağmurun cama vuruşunu duyuyoruz. Bazen bir ses bizi yıllar öncesine götürüyor. Bazen bir ezan gönlümüzü titretiyor.
GERÇEK ZENGİNLİK NE?
Bir insan yürüyebiliyorsa bunun farkına varmalıdır. Çünkü yürüyemeyen biri için iki adım büyük bir nimettir.
Bir insan görebiliyorsa şükretmelidir. Çünkü görmeyen biri için gün ışığı bile ulaşılmaz bir güzelliktir.
Bir insan konuşabiliyorsa bunun kıymetini bilmelidir. Çünkü söyleyemediği bir cümleyi yıllarca içinde taşıyan insanlar vardır.
Bir insan nefes alabiliyorsa…
İşte bunun şükrünü hiçbir kelime tam olarak karşılayamaz.
Kanunî Sultan Süleyman’ın meşhur beyti ne güzel söyler:
“Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.”
Bir nefes alamadıktan sonra sarayların ne kıymeti kalır?
Bir bardak suyu yutamadıktan sonra sofraların ne anlamı olur?
Göz görmedikten sonra dünyanın bütün güzellikleri neye yarar?
Kalp durduktan sonra makamların, şöhretlerin ve servetlerin insana ne faydası kalır?
Demek ki gerçek zenginlik, çoğu zaman sahip olduğumuzu sandığımız şeylerde değil; farkına bile varmadan sahip olduğumuz nimetlerdedir.
HER NEFES BİR EMANET
Şükür yalnızca dünyadaki nimetlere karşı değildir.
Yoktan var edildik; Yaratana şükür.
Yaşıyoruz; yaşatana şükür.
Öleceğiz, sonra diriltileceğiz; diriltene şükür.
Mahşeri göreceğiz; gösterene şükür.
Mizanda tartılacağız; tartana şükür.
Sırat’tan geçeceğiz; geçirene şükür.
Cennete kavuşacağız; kavuşturana şükür.
Demek ki her nefes bir sermaye, her nefes bir fırsat, her nefes bir emanet ve her nefes biraz daha yaklaşan sonun sessiz habercisidir.
Öyleyse aldığımız nefesi sıradanlaştırmayalım.
Sabah yatağımızdan kalkmadan önce bir an durup düşünelim:
“Rabbim, bana bugün bir nefes daha verdin.”
Belki dün bizimle aynı sofraya oturan bir insan bugün yok.
Belki dün konuştuğumuz bir dost bugün toprağın altında.
Biz ise hâlâ nefes alıyoruz.
Hâlâ görebiliyoruz.
Hâlâ duyabiliyoruz.
Hâlâ konuşabiliyoruz.
Hâlâ tövbe edebiliyoruz.
Hâlâ secde edebiliyoruz.
Hâlâ “Elhamdülillah” diyebiliyoruz.
Öyleyse şükretmek için daha ne bekliyoruz?
Bir nefes aldık: Şükür.
Bir nefes verdik: Şükür.
Bir nefes daha aldık: Elhamdülillah…