Dünyanın son üç yüz yılına, güzel ahlak dediğimiz hasletlerin dışında her alanda (bilim, finans, ekonomi…) hâkim olan medeniyet, elbette Batı medeniyetidir. Son üç yüzyıla hükmeden Batı medeniyetinin öngörülerine göre bilim geliştikçe din zayıflayacak, bilimin ve aklın ortak ürünü olan süper icatlar arttıkça da (hâşâ) Allah inancı başta olmak üzere tekmil inançlar (Peygamber, melek, ahiret…) zayıflayıp yok olacaktı. Tüm insanlık tamamen seküler, materyalist, ateist, bilime tapan, aklı tek ölçü kabul eden, metafiziği ve maneviyatı yok sayan bir hâle evrilecekti. Peki, bugün dünya bu noktaya geldi mi? Geldiğimiz noktada bilim ve akıl, en son yapay zekâ dediğimiz sistem ile zirve yaptı.
NEDİR BU YAPAY ZEKÂ?
Bu soruyu iki yapay zekâ sistemine sordum. Kendilerini bize en iyi onlar tanımlarlar.
Gemini (AI) yapay zekâyı şöyle tanımladı:
“Yapay zekâ (YZ), bilgisayarların ve makinelerin insan benzeri düşünme, öğrenme, akıl yürütme ve problem çözme yeteneklerini taklit etmesini sağlayan teknolojidir. Temel amacı, normalde insan zekâsı gerektiren karmaşık görevleri otonom bir şekilde yerine getirmektir…”
ChatGPT ise bu soruya şu yanıtı verdi:
“Yapay zekâ, insanın düşünme, öğrenme, anlama, yorumlama ve karar verme biçimlerinden bazılarını bilgisayarlar aracılığıyla taklit etmeye çalışan bir teknoloji alanıdır. Bir başka ifadeyle yapay zekâ; çok büyük miktarda bilgiyi işleyebilen, bilgiler arasındaki ilişkileri fark edebilen, öğrendiği örüntülerden hareketle yeni sonuçlar üretebilen ve kendisine verilen göreve göre cevap verebilen bilgisayar sistemlerinin genel adıdır.”
ŞİMDİ KONUNUN ANA SORUSUNA GELELİM
Daha önce de insanlar —tabii bu insanlardan kasıt, son üç yüzyılda Batı medeniyetine mensup Avrupalı ve ABD’li insanlardır. Son yıllarda onlara Japonya ve Çin de katıldı— her yeni buluşta aklın ve bilimin dini, metafiziği, maneviyatı ve inancı bitireceğini iddia etmişler; lakin netice böyle olmamıştı.
Tıpta mikrobun bulunması, ilaçların keşfedilmesi, tıbbi makinelerin icadı (röntgen, MR, ultrason, tomografi), tahlillerin bilgisayarlar tarafından yapılması, beyin ve kalp başta olmak üzere tüm organların en ince detayına kadar öğrenilip onlarla ilgili bütün bilgilere ulaşılması…
Motorun keşfi, motorlu araçlarla (gemi, uçak, otobüs, kamyon) ulaşımın hızlanması ve ucuzlaması, uluslararası ticaretin artması…
İletişimde telgraf, telefon, cep telefonu derken ardından gelen internetin hayatımıza girmesi…
Matbaa, radyo, televizyon ve en son yapay zekânın inanılmaz yükselişi…
Tüm bunlar bazılarına göre dini ve din ile ilgili her şeyi zayıflattı.
Bu görüş acaba doğru mu, yoksa bunun tersi bir durum mu var ortada?
BİLİMSEL GELİŞMELER İSLAM’I ANLAMAYI KOLAYLAŞTIRDI
Bence her bilimsel gelişme dini, bilhassa son din olan İslam’ı, zayıflatmadı; güçlendirdi.
Şöyle ki, daha önceleri, yani bilimin bu kadar gelişmediği dönemlerde Kur’an’da anlatılan, Peygamberimiz tarafından söylenen ve gösterilen birçok olağanüstü hadise ve mucize, biz insanların küçücük aklına sığmıyor ve “Acaba?” dedirtiyordu.
Bu konuda birkaç misal yazalım:
Peygamberimiz Medine’de iken bin km uzakta kâfirlerle savaşan ve sayı ve güç olarak düşmanlarından daha az olan İslam ordusu ile ilgili bilgileri anında Medine’deki Müslümanlara anlatıyor ve Zeyd bin Hârise, Cafer bin Ebû Tâlib, Abdullah bin Revâha’nın şehit düştüklerini haber veriyordu.
Televizyonu görmeyen, televizyon vasıtasıyla bugün dünyanın öbür ucundaki ülkelerde yapılan savaşları, maçları ve olayları anında gören bir kimse, Peygamberimizin bu mucizesine daha kolay mı inanır, yoksa “Bu akla sığmaz bir olay; inanmamak zor” mu der?
Kur’an’da kuşların (Neml Suresi), karıncaların (Neml, 18) konuşmasından; Peygamberimizin hadislerinde ise taşların dile geldiğinden bahsedilir.
Bugün yapay zekâ sayesinde makineler hem konuşuyor hem de sorulan sorulara cevap veriyorlar.
İnsan aklı ve bilimi geliştirerek cansız makineleri —çünkü onlar metallerden, plastiklerden, kablolardan, çiplerden yapılmışlardır— düşündürüp konuşturabiliyorsa; bu cansız maddelerden her alanda bilgi alabiliyor, hatta onun görüşlerine göre hayatını dizayn edebiliyorsa; insanı, onun aklını, onun bedenini, onun canını yaratan; ezelin, ebedin ve tüm evrenin sahibi olan; ilmine, kudretine ve gücüne sınır olmayan Rabb’imizin, gönderdiği kitaplarda ve gönderdiği peygamberlerde bizlerin küçücük aklına sığmayan (materyalist bir eğitimden geçtiği için madde ötesini kavrayamayan, kabullenemeyen) mucizeleri yaratması çok normal değil mi?
Elbette öldükten sonra dirileceğiz.
Elbette ahiret olacak.
Elbette sorgu sualden geçeceğiz.
Elbette her yaptığımız, her konuştuğumuz, her hareketimiz sesli ve görüntülü olarak kaydediliyor.
İnsanlar bu küçük akılları ile yapay zekâ vasıtasıyla milyarlarca insanın verilerini toplayıp onları işleyebiliyor ve bu veriler neticesine göre insanları yönlendirebiliyorsa;
Kâdir-i Mutlak olan Allah…
İlmine, kudretine sınır olmayan Allah…
Zamanın ve mekânın sahibi olan Allah…
Ezelin ve ebedin mâliki olan Allah…
Evreni “Ol!” diyerek yarattığı gibi, “Öl!” diyerek de sonlandırır. Ezelde tüm ruhları yarattığı gibi, kıyamette de tekmil ruhlara “Diril!” der ve tüm canlılar saniyesinde dirilir…
Bu ve buna benzer akıl ötesi inançlar, bilim bu kadar gelişmeden önce insanlara (hâşâ) afaki ve zor gelebilirdi. Lakin zavallı, zayıf biz insancıklar, Allah’ın kendilerine verdiği küçücük akılla her alanda bu kadar büyük bilimsel gelişmeler yaptıysak, Allah ne yapamaz ki?
Netice olarak bilimsel gelişmelerin zirvesi olan yapay zekâ dâhil, her bilimsel gelişme Allah, ahiret, peygamber, kitap ve melek inancını zayıflatmamış; bilakis daha da güçlendirmiştir. Bilim bize insanın ne kadar çok şey öğrenebildiğini gösterdi; fakat aynı zamanda bütün öğrendiklerimizin yanında hâlâ ne kadar az bildiğimizi de hatırlattı. Belki de asıl mesele, bilimin ilerlemesiyle dinin gerilemesi değil; insanın ilmi arttıkça kendi acziyetini, kâinatın ihtişamını ve Rabb’inin kudretini daha derinden fark edebilmesidir.