İnsanın kalbiyle lisanı arasında, harflerden daha derin, kelimelerden daha eski ve değerli bir köprü vardır. Her “teşekkür”, aslında kalbin derinliklerinde yoğrulmuş bir “tefekkürün”, vicdan fidanında yetişmiş bir tezekkürün meyvesidir. Çünkü insan; varlığını fark edemediği, inceliğini sezemediği ve arkasındaki o' sonsuz rahmet' elini göremediği hiçbir lütfa hakkıyla şükredemez.
Günümüz dünyası bizi büyük bir hız sarmalının içine çekiyor. Her şeyi süratle tüketirken kelimeleri de bu hızın önüne katıp savuruyoruz. Karşılaştığımız bir iyiliğe, önümüze konan bir nimete, bize uzatılan bir merhamet eline dilimizin ucundan mekanik bir “şükür” deyiveriyoruz o kadar. Oysa derin bir düşünüşten, tefekkürden/ tezekkürden geçmeyen bir şükür, içi boşaltılmış bir zarftan ibarettir. Adrese ulaşmaz, kalbe dokunmaz.
O hâlde insan düşünmeli…
Her şeyden önce yoktan var edilişini tefekkür etmeli. En başta hiçlikten, İlâhî bir iradeyle varlık sahnesine çıkarılışını, kendisine bahşedilen hayatı, emanet edilen ömrü, her biri geri dönüşü olmayan zaman dilimlerini derin derin tezekkür etmeli.
Bize emanet edilen beden ülkesine bakmalı mesela. Göğüs kafesimizin altında, bizim irademiz dışında, sadık bir hizmetkâr gibi gece gündüz demeden çalışan kalbi, beynin muazzam işleyişini, bizi hayata bağlayan organların sessiz ve kusursuz nizamını düşünmeli. Biz farkında değilken çalışan, biz uyurken dahi görevini sürdüren bu muhteşem düzenin karşısında durup biraz olsun hayret etmeli. Bu küçük kainatın milyar kat büyüğü olan milyarlarca yıldızdan, milyarlarca galaksiden oluşan ve saniye ve milim sapmaksızın biteviye dönerek menzili maksuduna doğru ilerleyen evreni tefekkür etmeli.
Her sabah pencereden içeri süzülen, dünyayı yeniden aydınlatan güneşi; ciğerlerimize çektiğimiz bir kaç dakika alamazsak ölümümüze neden olan havayı; susuzluğumuzu gideren bir yudum suyu sıradan birer tabiat hadisesi gibi Bütün bu nimetlere hakkıyla şükredebilmek için evvela yaratılışı tefekkür/tezekkür etmemız lazım:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler (tefekkür ederler) ve derler ki: ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın…’”
(Âl-i İmrân, 190-191)
Tefekkür, insanın kâinat karşısında uyanmasıdır. Gördüğünün ardındaki görünmeyeni, nimetin ardındaki nimet vereni, eserin ardındaki sanatkârı fark etmesidir.
: “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunları değerlendirmekte aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.” Sağlığımızın, zamanımızın, aldığımız her nefesin kıymetini ancak elimizden çıktıktan sonra mı anlayacağız? Organlarımızın sıhhati veya içimize çektiğimiz hava, ancak hastalık kapımızı çaldığında mı tefekkür konusu olacaktır? İçtiğimiz bir bardak suya minnettar olmak, yalnızca susuzluğumuzun geçmesine sevinmek değildir.
Bize bahşedilen organların, her nefeste yeniden tazelenen hayatın, gecenin ve gündüzün, yağmurun ve toprağın, güneşin ve havanın arkasındaki İlâhî rahmeti göremeyen bir zihin, nasıl olur da samimi bir şükrün kapısını aralayabilir?
Fikir Şükrün Tohumudur.
Tefekkür toprağına ekilmeyen teşekkür kelimeleri, köksüz çiçekler gibidir; bir müddet renk verir, sonra çabucak solar. Fakat kâinat kitabını satır satır, kendi yaratılışını ayet ayet okumaya niyet etmiş bir gönül için her an yeni bir tefekkür kapısı, her nimet yeni bir şükür, her nefes yeni bir hamd vesilesidir.
El hasılı velkelam Kelâmın özü şudur: Bu hayatta kör bir tesadüf yoktur; sonsuz bir ikram, hikmetli bir nizam ve muazzam bir yaratılış mucizesi vardır. Kendisine verilen ömrü, sağlığı, zamanı ve nimetleri fark edecek bir zihin uyanıklığına, yani tefekküre sahip olmayanların şükrü daima eksik kalacaktır.
Öyleyse gözümüzü de gönlümüzü de yaratılışın mucizelerine açalım Gördüğümüz her şeyde bir mânâ arayalım. Aldığımız her nefeste bir lütfu hatırlayalım. Önümüze gelen her nimetin ardında Rahmân’ın rahmetini görmeye çalışalım. Çünkü insan önce fark eder, sonra düşünür; düşündükçe hayret eder, hayret ettikçe şükreder sonra tefekkür ve tezekkür ve nihayet anlar ki:
Tefekkür, şükrün kalpte başlayan hâlidir.
Tefekkür etemeyen, teşekkür de etmez.