Eylül Ayının ilk günleri. Güz mevsiminin bu ilk ayının başlarında penceremden Konya’nın batı ufuklarına nazar ediyorum. Yorulan, eskiyen şems, ağır ağır Konya’yı terk etmek üzere. Günü zararla kapatan biz gafillerin âh u zârları onu kana bulamış olmalı ki başta Loras ve Takkeli Dağlar olmak üzere Konya’nın garbi ufukları bir al deryaya dönmüş durumda. Bu manzara aklıma Faruk Nafiz Çamlıbel’in şu mısralarını getiriyor:
“Bu akşam bilmediğim bir âlem içindeyim,
Bir orman yangınıyla kızardı karşı dağlar,
Taraf taraf tutuştu meş’aleler, çırağlar…”
Gökyüzünün kızıllığına bakarken insanın zihninde yalnız şiirler değil, sorular da doğuyor:
Güneş her akşam batıyor. Peki biz nereye gidiyoruz? Bu batış bize bir şey mi hatırlatıyor?
Dünya her akşam biraz daha yaşlanıyor. Peki biz neyin peşinden koşuyoruz?
ZAMAN GEÇİYOR, MEKÂN ESKİYOR
Her gün güneş batarken(grup) zaman ve mekân biraz daha eskiyor. Onunla birlikte bizlerde şehirlerimiz de, devletlerimiz de, saraylarımız da, servetlerimiz de, şöhretlerimiz de eskiyor ve her şey akıp gidiyor menzili maksuda doğru:
Nereye gidiyor Evren?
“When whither go ye?”
فَاَيْنَ تَذْهَبُونَۜ
“Öyleyse nereye gidiyorsunuz?”
Bir gün bu büyük yürüyüş son menziline varacak.
“Yağız atlı süvari, koştur atını, koştur;
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Dâr-ı İmtihandan Dâr-ı Beka’ya
Mutasavvıfların “yalan dünya, gölgeler diyarı, Dâr-ı İmtihan, Dâr-ı Fenâ, en büyük serap, misafirhane...” Diye niteledikleri bu gölge, bizi aldatmaya doymuyor. O “senin” diyor, biz gerçekten bizim sanıyoruz.
“Benim evim…”
“Benim malım…”
“Benim makamım…”
“Benim şöhretim…”
Sonra ölüm geliyor ve bütün “benimler bir anda “değilmiş” oluyor. Gün doğuyor, batıyor; mevsimler değişiyor. Güzde hastalanan tabiat kışta ölüyor, baharda yeniden diriliyor. Şu can alıcı soruyu bir türlü soramıyoruz kendimize;
peki biz doğmadan önce neredeydik, öldükten sonra nereye gideceğiz? Belki de çağımızın en büyük hastalığı budur: İnsanlığın hakikati görme, işitme ve ona teslim olma kabiliyetini kaybetmesi?
Ne Yapmamız Gerekiyor?
Bize yol gösterecek bir sistem, bir inanç, bir ahlâk, bir medeniyet tasavvuru var mıdır? İnsanlığı gerçekten huzura kavuşturacak sistem rejim inanç hangisi?
Hang sistem çocuğun gözyaşını, annenin feryadını, yaşlının korkusunu kendi vatandaşı kadar değerli görüyor?
Hangi rejim dünyayı imar ederken ahireti unutmuyor, ahireti düşünürken dünyayı ihmal etmiyor?
BUGÜN DÜNYA BİZE NE SÖYLÜYOR?
Bugünün dünyasına baktığımızda cevap yerine daha büyük bir şaşkınlıkla karşılaşıyoruz. Gazze yanıyor. Doğu Türkistan zulüm altında inliyor. Ukrayna’da insanlar savaşın bedelini çok ağır ödüyor. Afrika’nın birçok bölgesinde açlık ve yoksulluk milyonları kuşatıyor. Dünyanın bir köşesinde çocuklar bomba sesleriyle uyurken başka bir köşesinde insanlar israfın ve aşırı tüketimin içinde kayboluyor. Bir tarafta bir lokma ekmeğe muhtaç insanlar, diğer tarafta akıl almaz bir tüketim çılgınlığı…
Çare Adil ve Hadim Devlet Anlayışında
Kurtarıcı iksir İslam medeniyetinde. Medine’de başlayan devlet tecrübesi; ardından Dört Halife, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde farklı biçimlerde devam eden büyük bir medeniyet birikimi ortaya koydu. Elbette bu devletler kusursuz değildi. Çünkü onları kuranlar insandı. Fakat İslam’ın adalet, merhamet, emanet, kul hakkı, kardeşlik ve dayanışma anlayışı, insanı yalnız dünyada değil, ahirette de mesul bir varlık olarak gören bir medeniyet tasavvuru ortaya koydu.
İşte bugün yeniden hatırlamamız gereken yalnızca geçmişteki devletler değil, o medeniyeti doğuran ruhtur. “Âlem-penâh” anlayışının tekrar vücut bulması gerekiyor. (Dünyanın eteklerine sığındığı devlet)
Bu anlayışta devlet yalnızca sınırları koruyan bir güç değildir. Devlet adaletin emanetçisidir.
Mazlumun sığınağı, garibin kapısı, yetimin umudu, zayıfın dayanağıdır. Güçlünün önündeki adalet duvarıdır.
Bugün Müslümanların ve tekmil Ademoğullarının ihtiyacı geçmişi taklit etmek değil, kendi medeniyet hafızasını yeniden diriltmektir. Günümüz Müslümanı;
İlimle…
Ahlâkla…
Adaletle…
Merhametle…
Vahyin rehberliğinde…
Dünyayı imar ederken ahireti unutmayan, insanı yaşatırken Allah’ın rızasını merkeze alan yeni bir medeniyet anlayışını insanlığın gündemine taşımak zorundadır. Çünkü mesele,
Yalnızca güçlü bir devlet kurmak değildir.
Mesele, gücü adaletle sınırlamaktır.
Mesele dünyaya hükmetmek değil, dünyaya adalet götürmektir…
Akşam artık Konya’nın üzerine tamamen çöktü. Loras ve Takkeli Dağlar karanlığa büründü.
Gün battı, güneş soldu. Fakat biliyoruz ki sabah yeniden doğacak. Bizim vazifemiz ise şu olmalı: Batan bir medeniyetin ardından karanlığa teslim olmak değil, yeni bir şafağın hazırlığını yapmak. İşte bu şafağın adı, Müslümanların kendi medeniyet köklerinden yeniden beslenerek insanlığa adalet, merhamet ve huzur teklif edebildiği bir nizamdır. Onun adı: Güçlü Adil ve Hadim Devlet’tir