Dinî, siyasi ve futbol başta olmak üzere tartışmayı, konuşmayı, fikir beyan etmeyi seven bir milletiz. Kendimiz ile ilgili çok basit bir meseleyi bile çözemeyiz; lakin dünyanın en karmaşık, en girift konularını on kelime, üç cümle ile karara bağlayıp hallederiz. Tüm dünyayı ilgilendiren, tarihi ve sosyolojik geçmişi çok derinlerde olan, yüzlerce nedeni, binlerce saiki bulunan iki devlet arasındaki (mesela Türkiye-İran, Çin-Hindistan…) devasa sorunlara dahi bir siyasetçi gibi şıp diye çözüm üretiriz. Halbuki gerçek bambaşkadır. Milyonlarca vatandaşı, milyonlarca kilometrekarelik toprakları, onlarca asırlık geçmişi, binlerce kavgası, davası, savaşı ve barışı; apayrı dinî ve mezhebî yapıları, farklı etnik unsurları, kendilerine özgü kültürleri, örfleri, medeniyetleri ve tarihleri olan; upuzun bir geçmişe ve ömre sahip iki milletin, iki ülkenin, iki devletin kavgalarını ve anlaşmazlıklarını çözmenin ne kadar zor, ne kadar meşakkatli, ne kadar müşkül olduğu gerçeği ortadadır. Kısaca, dünyada birbirleriyle bazen anlaşmak, bazen mücadele etmek için karşı karşıya gelen iki devlet hakkında konuşmak ve yorum yapmak, tek bir kişinin, tek bir aklın, tek bir kurumun altından kalkacağı bir iş değildir.
Onlarca kurum, yüzlerce insan... Siyasetçiler, askerler, bilim adamları, tarihçiler, sosyologlar, kendi sahasının uzmanı olan teknik elemanlar... Ancak bu işin altından kalkabilirler (bazen de kalkamazlar).
TÜRKİYE-İRAN: TARİH, MEZHEP, GÜÇ VE ÇIKAR
İran tarihi, MÖ 3000’li yıllardaki Elam uygarlığına kadar uzanır. Pers ve Sasani İmparatorluklarından sonra ülke, Müslüman Arapların hâkimiyetine girer. Daha sonra Müslüman Türklerin elinde asırlarca kalır (Selçuklular).
Safevi Türkleri zamanında Şiilik hâkim olur. 1925’lere kadar Türklerin idaresinde kalan İran, bu tarihten sonra Perslerin (Farsların) yönetimine geçer. 1979 Devrimi’yle de İran İslam Cumhuriyeti adını alır ve Şia inancını devletin temeli yapar.
Bundan sonrasını zaten çoğumuz bizzat yaşadık.
Bugünkü İran’ı, İran İslam Cumhuriyeti’ni iyi anlayabilmek için onun dayandığı dinî, tarihî, mezhebî ve sosyolojik temelleri eksiksiz bilmek gerekir.
Sadece temelleri değil; bugünkü devlet yapısını, rejimin şeklini ve rengini, rejim ile halk arasındaki bağları, devletin bürokratik yapısını, halkın etnik oranlarını, sistemin halkın etnik kökenlerine mi yoksa mezhebî aidiyetlerine mi daha fazla bağlı olduğunu, devletin adil olup olmadığını, sosyal çürümenin hangi noktaya geldiğini de bilmek gerekir.
Basit bir misal:
İran’daki dinî anlayışa göre hilafet bâtıl, imamet esastır. Yani devletin başına geçecek kişinin Ayetullah olması ve (güya) Ehl-i Beyt’ten gelmesi gerekir. Devlet başkanı olan Ayetullah’ın sözü veya emri, doğrudan dinî hüküm kabul edilir ve tartışmaya açık değildir.
Sasani İmparatorluğu, tarihte kurulan en büyük imparatorluklardan biri olan Perslerin yurdunda kurulmuştu. Birçok millet gibi İran’da yaşayan bazı Persler de bu tarihlerini unutmuyorlar. Persler, tarihteki en önemli imparatorluklardan biridir.
Türkiye-İran ilişkilerini incelerken bugünkü Türk devletinin bir Osmanlı İmparatorluğu olmadığını, İran’daki devletin de bir Safevi İmparatorluğu olmadığını bilelim. Osmanlılar ve Safeviler o dönemde, yani 16. yüzyılda, dünyadaki ilk üç güç içinde yer alıyordu. Bugün Türkiye ve İran dünya ölçeğinde kaçıncı sırada yer alıyorlar?
DÜNYADAKİ GÜÇ DENGELERİ VE İSLAM DÜNYASI
Son yıllarda bölgemizde ve İslam dünyasında meydana gelen olaylara gelince...
II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada iki önemli kutup oluştu: Batı Bloku ve Demir Perde.
Batı’nın lider ülkesi ABD, Demir Perde’nin lider ülkesi ise Sovyetler Birliği idi.
Batı demokrasiyi ve serbest piyasayı; Sovyetler ise komünizmi, yani devletçiliği temel alıyordu. Her iki bloğun ortak yanı ise zalim ve sömürgeci olmalarıydı.
İki kutup arasındaki rekabet, Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle sonuçlandı.
Bu çöküşte ABD’nin İslam dünyası ile kurduğu yakınlığın ve onları istediği gibi yönlendirme politikalarının da etkili olduğu söylenebilir. Bunun en bariz örneği, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali üzerine ABD’nin İslam ülkelerinin çoğunu yanına çekerek Sovyetlere karşı onları kullanmasıdır. Bu arada Türkiye, İran ve Pakistan gibi ülkelerde önemli siyasi olaylar gelişti. Bu ülkelerdeki halkların siyasi ve İslami uyanışlarını, yönetimlerinin Batı’ya ve ABD’ye adeta köle olmalarını görmeleri gerçeğini ABD de gördü. Bu nedenle ABD şu adımları attı. Türkiye’de 12 Eylül darbesi ile askerî cuntanın başa geçmesine zemin hazırladı. İran’da Şah devrildi, Pakistan’da Ziyaülhak darbe ile başa geçti.
YEŞİL KUŞAK VE BÜYÜK ORTADOĞU PROJELERİ: SONUÇ NE OLDU?
Yeşil Kuşak Projesi, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Sovyetler Birliği’nin yayılmasını durdurmak amacıyla İslam dinini ve İslami hareketleri siyasi bir araç olarak kullanma stratejisi olarak değerlendirilir.
Projenin amaçları
Sovyetler Birliği’nin Orta Asya ve Orta Doğu’daki etkisini kırmak.
Komünizmin Müslüman halklar arasında yayılmasına engel olmak.
Bölgedeki dinî ve muhafazakâr yapıları destekleyip güçlendirmek.
1970’li yılların sonlarında, Jimmy Carter döneminde ağırlık kazanmak.
Sovyetler Birliği askerî yönden öyle güçlenmişti ki Amerika onu yıkmak için Müslüman devletlerden faydalanmak istedi.
Sovyetleri Afganistan’a gönderen gelişmelerin tamamını hepimiz hatırlayalım.
Savaşta sadece Sovyetler mi çöktü, yoksa İslam dünyası da maalesef kaosa mı sürüklendi?
Bölgeyi etkileyen son önemli projelerden biri ise Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) idi. BOP’u kısaca hatırlayalım:
2000’li yılların başında ABD yönetimi tarafından ortaya atılan ve Fas’tan Pakistan’a kadar geniş bir coğrafyadaki ülkelerin siyasi, ekonomik ve sosyal yapılarını dönüştürmeyi amaçladığı ileri sürülen stratejik bir projeydi.
Projenin amaçları
Fas’tan Orta Asya’ya kadar olan bölgeye (güya) demokrasi ve serbest piyasa getirmek.
Bölgedeki ülkelerde (güya) istikrar ve güvenlik sağlamak.
Terörizmle (güya) mücadele etmek ve radikal akımları önlemek.
Sonuç ne oldu?
İslam ülkelerine özgürlük, demokrasi ve barış mı geldi; yoksa kan, ölüm, fakirlik ve parçalanma mı?
Bu proje en çok kimin işine yaradı?
İsrail’in değil mi?
Gazze’ye, Suriye’ye, Lübnan’a, İran’a bakarak projenin mazlumlara ve Müslümanlara ne getirdiğini görebiliriz.
DOSTLUK, DÜŞMANLIK VE DEVLET AKLI
Özelde Türkiye-İran, genelde devletler arasındaki ilişkileri değerlendirirken şunu bilelim ki bu büyük iş için çok fazla bilgiye, belgeye, tecrübeye ve elemana ihtiyaç vardır.
Devletler arasındaki ilişkiler statik, donuk ve kalıplaşmış değildir. Her daim değişebilir; şartlara göre istikamet kazanır, gidişata göre renk değiştirir.
Devlet aklı diye bir gerçeği asla unutmayalım.
Devlet bir kurumdur, fertler ise canlı varlıklardır. Bu sebepten ikisinin olaylara bakışları ve hadiseleri değerlendirmeleri bir olmaz, olamaz, olmamıştır da.
Devletler arası ilişkilerin ekonomik, stratejik, dinî, siyasi, sosyolojik ve askerî tarafları vardır. Bunlarda arıza meydana geldi mi konu ile ilgili kurum yetkilileri kendi devletlerinin siyasi erkini bilgilendirir, karşı tarafın yetkilileri ile görüşürler.
Günün siyasi ve ekonomik şartlarına, dünya dengelerine göre bir netice elde etmek isterler.
Yani devletler arasındaki sorunlara bakarken sadece dinî veya mezhebî hassasiyetlerle bakmak, konuyu anlamamızı tek başına sağlamaz.
Bu görüşleri sağlamlaştıran iki misale birkaç çarpıcı örnek vererek yazımı sonlandırıyorum.
Osmanlı-İran (Safevi) savaşları bir mezhep savaşı mıydı?
Osmanlı-İran (Safevi) savaşları bir ırk/etnik yapı savaşı mıydı?
Mezhep savaşı ise II. Bayezid niçin savaşmadı da Yavuz savaştı?
Osmanlı-Memlük savaşları için de aynı üç soruları soralım.
Bu iki devletin dinleri de, etnik yapıları da, mezhepleri de aynıydı.
Her ikisi de Müslüman, Sünni ve Türk devletiydi.
Yavuz Sultan Selim, mezhebi farklı, halkının bir kısmı Türk olmayan, Müslüman + Şii + halkının bir kısmı Fars olan Safevileri yenerken;
Müslüman + Sünni + Türk devleti olan Memlükleri sadece yenmedi; iki savaşla —Mercidabık ve Ridaniye— ortadan kaldırdı.
Üstelik halifelik o zaman Memlüklerdeydi. O zaman????
OSMANLILARIN TARİHTE EN ÇOK SAVAŞTIĞI DEVLET HANGİSİYDİ?
Osmanlı-Rus savaşlarına internetten bakabilirsiniz.
Peki, Osmanlı-Rusya savaşları bir din savaşı mıdır?
Yani bu savaşların asıl nedeni, iki devletin iki ayrı dine mensup olması mıdır?
“Evet.” diyorsanız, en başta Kurtuluş Savaşı olmak üzere Kavalalı olayında ve birkaç başka olayda Osmanlı ile Rusya niçin başka düşmanlara karşı anlaştılar?
Gerek iki kişi, gerek iki aile, gerek iki parti ve gerekse iki devlet arasında cereyan eden kavgalar, çekişmeler, savaşlar ve barışlar tek bir nedene, tek bir sebebe —dine veya ekonomiye, ırk farkına veya mezhep farkına, çıkar çatışmasına— dayanmaz. Şu anda dünyada yaşayan devletlerin (ABD, Rusya, Çin, Türkiye, Almanya, Fransa…), Türkiye’deki partilerin/liderlerin ve insanların birbirleriyle olan ilişkilerine dikkatle bakın. Hep aynı düzeyde, hep aynı paralelde olmadığını ibretle görürsünüz. AK Parti’nin, CHP’nin, İYİ Parti’nin, bütün partilerin (mesela PKK/HDP ile) ilişkilerine bir bakın. Kaç kere yer, duruş, görüş değiştirdiler? Bütün bunlar bize şunu göstermeli: Zamanın değişmesiyle olaylar, gerçekler, düşünceler; renk, biçim ve muhteviyat değiştirir, değiştirebiliyor. Değişmeyen tek şey ise şudur:
Biz insanız.
Müslümanız.
Ölüme doğru gidiyoruz.
İnancımıza göre her doğan ölür, her gelen gider, giden de geri gelmez.
Ve ölüm sonrasında bizi iki mekân, iki durak bekler:
a- Cennet
b- Cehennem
Akıllı insan, kendisini ve sevdiklerini cennete atabilendir.
Bizler akıllı birer insan, ferasetli birer Müslüman olarak ne yapıp edip bu saadet yurduna kavuşmanın yollarını, çaresini arayalım.