Bu diyarlardan
Yiğit mücahitler,
Mert akıncılar,
Cesur ülkücüler,
Korkusuz Alperenler,
Beyaz atlı, yeşil urbalı, al kalpaklı erdemli savaşçılar;
Ak saçlı, ak sakallı, yeşil urbalı, olgun akıllı dedeler;
Beyaz yaşmaklı, temiz yürekli, nur yüzlü nineler…Asırlar önce göçtüler.
Tekmil Âdemoğullarına (mümin-kâfir ayırt etmeksizin);
Esenlik bağışlayan,
Adalet sunan,
Güzellik bahşeden,
İyilik dağıtan…
Diriliş erleri,
Aydınlık savaşçıları,
Barışın, adaletin ve iyiliğin mümessilleri…
Beyaz atlarına binip meçhul diyarlara kanatlandılar.
Onlar bu diyarları terk edeli, başta biz bahtsız, hayırsız ve gafil torunları olmak üzere bütün dünya ve tekmil Âdemoğulları, çölde susuzluktan dudakları çatlayan, ciğerleri yanan yolcuların suyu aradığı gibi onları aramaktayız.
KUTLU DEVLETLER, ERDEMLİ SAVAŞÇILAR, NERELERDESİNİZ?
Güneş'e, Ay'a;
Suya, toprağa;
Ateşe, havaya;
Zamana, mekâna;
Arz'a, semaya;
Tarihe, coğrafyaya…
Hakikatin gözüyle bakan hak süvarileri, nerelerdesiniz şimdi?
Yunus'a, Mevlânâ'ya;
Fuzûlî'ye, Bâkî'ye;
Hâfız'a, Nâbî'ye…
Leyla için, Şirin için, Arzu için mısralar, beyitler düzen; şiirlerinin sonunda sözü Mevlâ'ya ulaştıran şairlere bu nurlu, gizemli ve bereketli hak yolunda ölümsüz mısralar yazdıran kalemler, nerelerdesiniz şimdi?
Ali'ye, Hamza'ya;
Hâlid'e, Tarık'a;
Selâhaddin'e, Alparslan'a;
Kılıç Arslan'a, Keykubad'a;
Fatih'e, Yavuz'a…
Zaferler kazandıran cesur, şanlı ve bahtlı kılıçlar… Nerelerdesiniz şimdi?
Abbâsî'ye, Selçuklu'ya;
Gazneli'ye, Osmanlı'ya…
Fetih, adalet ve nizam gücü veren kutlu bilgeler, nerelerdesiniz şimdi?
Mekke'den Medine'ye,
Kudüs'ten Konya'ya,
Bağdat'tan Şam'a,
Taşkent'ten Kurtuba'ya,
Kahire'den Semerkant'a,
Buhara'dan İstanbul'a…
Faziletli, saadetli ve selametli mübarek şehirler, nerelerdesiniz şimdi?
Hârizmî'den Bîrûnî'ye,
Cezerî'den Fârâbî'ye,
Ali Kuşçu'dan Er-Râzî'ye,
Belâzürî'den Gazâlî'ye…
Gökteki yıldızlar gibi, semadaki dolunay gibi, Ağustos'taki güneş gibi insanlığa ışık ve bereket saçan nurdan kuleler; âlimler, bilginler ve gönül erleri, nerelerdesiniz şimdi?
Nerelerdesiniz ey yıldızları tespih gibi zaman ipine dizen Muhyiddinler; aslanı bir dizine, ceylanı öbür dizine alıp onları birlikte sohbet ettiren Hacı Bektaşlar; yılanı kamçı yapıp aslana odun yükleyerek eve dönen Ebü'l-Hasan Harakânîler?
Nerelerdesiniz şimdi ey Süleymaniye'yi, Selimiye'yi ve Sultan Ahmed'i ebediyetin kucağına armağan verenler?
Nerelerdesiniz şimdi ey bir tek harfe bin bir mâna yükleyen Şeyh Hamdullahlar, Hâfız Osmanlar?
Nerelerdesiniz ey Segâh Tekbiri'ni ve Salât-ı Ümmiye'yi besteleyenler?
Torunlarınız öksüz kaldı, nesliniz gaflete düştü. Ahfadınız düşmanları dost, nadanları yaran belledi.
Ahfadınız cehalet denizine öylesine daldı ki;
Şair deyince onların aklına Hâfız, Yunus, Mevlânâ ve Fuzûlî değil; Shakespeare ve Goethe geliyor.
İyilik, güzellik, adalet, hoşgörü, esenlik ve barış deyince onların zihinlerine Allah, Kur'an, Peygamber, İslam, Mekke, Medine, İstanbul; Abbâsî, Selçuklu, Osmanlı, Arap, Türk, Kürt, Acem, Boşnak ve Çerkes gelmiyor. Zalim batı geliyor.
Hukuk deyince İslam hukuku, medeniyet deyince İslam medeniyeti, nizam deyince Kur'an nizamı gelmiyor. Bunların yerine Batı'nın zulüm, kan ve işkenceyle yoğrulmuş medeniyetleri, devletleri, kavimleri, sistemleri, şehirleri ve terimleri geliyor.
Oysa asırlarca dünyaya nizam veren, cihana iyilik saçan, dünyaya ve tekmil Âdemoğullarına esenlik, barış ve adalet götüren bizim ve nesillerimizin dedeleriydi.
Dedelerimiz; adaleti, fazileti ve saadeti kendilerine gölge; iyiliği, barışı ve esenliği ise yoldaş edinmişlerdi
BİR KUTLU SAVAŞÇI HAYKIRIYOR
“Ey hakikati yalanla,
İyiliği kötülükle,
Güzelliği çirkinlikle,
Adaleti zulümle…
Takas eden Ümmet-i Muhammed'in bugünkü gafil, şaşkın, cahil, tembel, cimri, müsrif, vefasız ve korkak temsilcileri:
Eğer nesillerimize öğretmezsek Allah'ı, Peygamber'i,
Ahireti, melekleri,
Kitapları, kaderi;
Eğer nesillerimize öğretmezsek
Zamanı, mekânı,
Ezelîyi, ebedîyi,
Cenneti, cehennemi,
Âdem'i, Havva'yı;
Eğer nesillerimize öğretmezsek
Yusuf'u, Kenan'ı,
İsa'yı, Musa'yı, Muhammed'i (aleyhisselâm);
Eğer nesillerimize öğretmezsek yılanı, asayı,
Hatice'yi, Meryem'i, Âsiye'yi…
Bana ne,
Moskova'dan, Pekin'den...
Bana ne,
Londra'dan, Paris'ten...
Bana ne,
New York'tan, Washington'dan...
Bana ne,
Berlin'den, Roma'dan...
Bana gerek;
Mekke, Medine, Kudüs...
Bana gerek;
Kahire, Bağdat, Endülüs...
Bana gerek;
Şam, Buhara, İstanbul...
Bana ne;
Kapitalizmden, faşizmden, komünizmden, sosyalizmden, liberalizmden...
Bana gerek;
Bir damla Nizam-ı Âlem sisteminden….”
Selâm olsun;
Yiğit mücahitlere,
Mert akıncılara,
Korkusuz Alperenlere,
Al kalpaklı, yeşil urbalı, beyaz atlı erdem savaşçılarına...
Ak saçını hikmete, ak sakalını irfana çevirmiş dedelere,
Nur yüzünü merhametle aydınlatmış ninelere…
Onlar ki mümin-kâfir ayırmadan bütün Âdemoğullarına adalet taşıdılar.
Onlar ki zulmün karşısında hakkı, karanlığın ortasında ışığı, nefretin yerine merhameti, savaşın yerine selameti koydular.
Feryadımı duyar mı acaba,
Ey Yunus'un diliyle sevgiyi söyleyenler...
Mevlânâ'nın gönlüyle insanı kucaklayanlar...
Fuzûlî'nin gözyaşını mısraya dönüştürenler...
Bâkî'nin kelimelerine ömür giydirenler...
Leylâ'yı anlatırken Mevlâ'yı unutmayanlar...
Selâm olsun;
Ali'nin cesaretini,
Hamza'nın imanını,
Hâlid'in dehasını,
Tarık'ın ufkunu,
Alparslan'ın yürüyüşünü,
Kılıç Arslan'ın vakarını,
Keykubad'ın ve Süleyman'ın ihtişamını,
Fatih'in ufkunu,
Yavuz'un iradesini kuşananlara…”