Ali İset

Öğrenciliğimiz Hiç Bitmiyor

Ali İset

Önceki günlerde lise yıllarımda öğretmenim olan Prof. Dr. Ahmet Güzel Hocam ile bir sohbetin içinde buldum kendimi.

 

Yıllar önce sınıfında, doğudan göç etmiş ırk ayrımcılığına maruz kalmış ,arka sıralarda oturan bir öğrenciydim. Bugün ise yılların araya koyduğu mesafeye rağmen aynı masanın karşısında oturuyor; ülkenin, toplumun, gençlerin ve değişen dünyanın gündemi üzerine konuşuyorduk.

 

İnsan böyle anlarda zamanın ne garip bir şey olduğunu düşünüyor.

 

Bir zamanlar tahtanın karşısında öğretmenini dinleyen çocuk, yıllar sonra aynı insanın karşısında kendi düşüncelerini anlatırken buluyor kendisini. Fakat sohbet derinleştikçe anlıyorsunuz ki bazı insanların karşısında aradan ne kadar yıl geçerse geçsin öğrenciliğiniz devam ediyor.

 

Çünkü insanın yaşı ilerledikçe her şeyi öğrendiğini değil, aslında ne kadar az şey bildiğini anlaması gerekiyor.

 

Tecrübe biriktiriyoruz, kitaplar okuyoruz, düşünüyoruz, yazıyoruz, hayata dair birtakım kanaatler ediniyoruz. Sonra bir sohbet çıkıyor karşımıza ve yıllardır bildiğimizi zannettiğimiz dünyanın aslında ne kadar büyük, ne kadar derin ve ne kadar çok bilinmeyen taşıdığını yeniden fark ediyoruz.

 

Ahmet Hocam'la yaptığımız sohbet benim için biraz da böyleydi.

 

Yıllar önce öğrencisi olduğum bir hocadan, aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ yeni şeyler öğrenebilmenin hazzını yaşadım. Bu, insanın kendisini geliştirmesi kadar; kimlerden öğrenmesi gerektiğini bilmesinin de bir erdem olduğunu hatırlattı bana.

 

Belki de gerçek cehalet, hiçbir şey bilmemek değildir.

 

Asıl cehalet, bildiklerinin sana yettiğini zannetmektir.

 

Bugünün dünyasında bu mesele daha da önemli hâle geliyor.

 

Çünkü tarihin hiçbir döneminde bilgiye ulaşmak bugünkü kadar kolay olmadı. Bir telefonun ekranına dokunuyor, dünyanın öbür ucundaki bir bilgiye saniyeler içerisinde ulaşabiliyoruz. Kütüphaneler cebimize sığdı. Haberler, görüntüler, makaleler, kitaplar, tartışmalar ve milyonlarca veri birkaç parmak hareketiyle önümüze geliyor.

 

Fakat burada çağımızın en büyük paradokslarından biri ortaya çıkıyor:

 

Bilgi çoğaldıkça insan neden derinleşmiyor?

 

Belki de mesele bilgiye ulaşmak değil, ulaştığımız bilginin üzerinde durabilmek.

 

Çünkü bilgi insanı otomatik olarak şuurlu hâle getirmiyor.

 

Bir insan binlerce şey okuyabilir ama hiçbirini zihninde tartmayabilir. Her gün yüzlerce görüntü izleyebilir ama gördüklerinin hiçbirini anlamlandırmayabilir. Dünyadaki bütün gelişmelerden haberdar olabilir ama kendi iç dünyasındaki çöküşten habersiz yaşayabilir.

 

Bugünün insanı çok şey biliyor olabilir.

 

Fakat bildikleriyle ne yapacağını bilmiyorsa, o bilgi insanı yükseltmek yerine yalnızca zihnini kalabalıklaştırıyor.

 

Tam da burada teknoloji meselesi karşımıza çıkıyor.

 

Telefonun, teknolojinin ve dijital dünyanın insan hayatına kattığı kolaylıkları inkâr edecek değiliz. Bugün bilgiye ulaşmamızı, iletişim kurmamızı, üretmemizi ve dünyayı takip etmemizi sağlayan büyük imkânlara sahibiz.

 

Fakat her imkân, beraberinde bir imtihan da getiriyor.

 

Telefon elimizdeyken bazen hayat elimizden kayıyor.

 

İnsanlar birbirleriyle konuşuyor gibi görünürken birbirlerini dinlemiyor. Aynı masada oturan insanlar aynı ekrana bakıyor. Gençler dünyanın her köşesinden haberdar oluyor fakat yanı başındaki insanın derdinden habersiz kalabiliyor.

 

Çok bağlantımız var, fakat az bağımız var.

 

Çok görüntümüz var, fakat az bakışımız var.

 

Çok sesimiz var, fakat az sözümüz var.

 

Ve belki de en önemlisi;

 

Çok bilgimiz var, fakat bilgimizi anlamlandıracak kadar az hikmetimiz var.

 

Benim teknoloji ve gençlik üzerine yazdığım yazılarda asıl dikkat çekmek istediğim mesele de biraz burada düğümleniyor. Teknolojinin kendisinden ziyade, insanın teknoloji karşısında aldığı konum önemlidir.

 

Araç olması gereken şey amaç hâline geldiğinde insan, kendi ürettiği şeyin mahkûmu olmaya başlıyor.

 

Bugünün insanı ekranlara bakarak dünyayı seyrediyor ama bazen kendi hayatına dışarıdan bakmayı unutuyor.

 

Giderek daha hızlı yaşıyoruz.

 

Fakat hızlandıkça düşünmeye ayırdığımız zamanı kaybediyoruz.

 

Her şeyin birkaç saniyede tüketildiği bir çağda, derin düşünceye tahammülümüz azalıyor. Bir yazıyı sonuna kadar okumak, bir sohbeti bölmeden dinlemek, bir fikrin üzerinde uzun uzun düşünmek bile bazılarına ağır geliyor.

 

Çünkü çağımız insana yalnızca bilgi vermiyor; aynı zamanda sürekli tüketmesini de öğretiyor.

 

Görüntüyü tüket.

 

Haberi tüket.

 

İnsanı tüket.

 

Fikri tüket.

 

Sonra bir başkasına geç.

 

Böylece insan, hayatı yaşamaktan çok hayatın kendisine sunulan parçalarını tüketen bir seyirciye dönüşüyor.

 

Belki de çağımızın en büyük problemi tam olarak budur:

 

İnsan bilgiye hiç olmadığı kadar yakın, fakat hakikate hiç olmadığı kadar uzak yaşayabiliyor.

 

İşte bu yüzden gerçek öğretmenlerin, gerçek münevverlerin ve insanın zihninde yeni pencereler açabilen insanların kıymeti bugün daha da artıyor.

 

Çünkü bir arama motoru sana milyonlarca cevap verebilir.

 

Ama hangi sorunun gerçekten sorulmaya değer olduğunu her zaman öğretemez.

 

Bir ekran sana binlerce bilgi gösterebilir.

 

Ama o bilgilerin hangisinin zihnini aydınlatıp hangisinin zihnini kirlettiğini ayırt etmek için yine insana, tecrübeye, muhakemeye ve hikmete ihtiyaç vardır.

 

Ahmet Hocam'la yaptığım o sohbet bana bir kez daha gösterdi ki öğretmenlik, ders zilinin çalmasıyla biten bir meslek değildir.

 

Bazı öğretmenler insanın hayatında ders saatlerinden çok daha uzun yaşarlar.

 

Yıllar sonra bir cümleleri gelir aklınıza.

 

Bir bakışları, bir nasihatleri, bir soru soruş biçimleri yeniden hatırlanır.

 

Ve o zaman anlarsınız ki size yalnızca bir şey öğretmemişlerdir.

 

Öğrenmeyi öğretmişlerdir.

 

İnsanın gerçek zenginliği de galiba burada başlıyor.

 

Kendisinden daha bilgili birinin karşısında utanmadan öğrenci olabilmekte...

 

Kendisinden daha tecrübeli birinin sözünü dinleyebilmekte...

 

“Ben artık biliyorum” demek yerine “Bunu da bilmiyorum, öğrenmeliyim” diyebilmekte...

 

Belki yaş almak budur.

 

Saçların ağarması değil yalnızca.

 

Hayatın sana bilmediğin şeyleri gösterecek kadar büyümesi...

 

Bu yüzden Ahmet Hocam'la yaptığımız sohbetten ayrılırken kendimi yıllar önceki o sınıfta, arka sıralarda oturan öğrenciye biraz daha yakın hissettim.

 

Değişen yalnızca sıramdı.

 

Öğrenciliğim hâlâ devam ediyordu.

 

Ve galiba insan, hayatı boyunca öğrenci kalabildiği müddetçe gerçekten gençtir.

 

Çünkü insanın yaşını yıllar değil, öğrenmeye kapattığı kapılar büyütür.

 

Bugün gençlerimize daha fazla bilgi vermekten önce, onlara bilginin ne işe yaradığını anlatmaya ihtiyacımız var.

 

Daha fazla teknoloji vermekten önce, teknolojiyi nerede durduracağını öğretmeye...

 

Daha fazla ekran sunmaktan önce, ekrandan başını kaldırıp hayata bakabilmeyi öğretmeye...

 

Çünkü geleceğin meselesi bilgiye ulaşamayan insan yetiştirmek değil.

 

Bilgiye ulaşabildiği hâlde şuurunu kaybetmeyen insan yetiştirebilmek.

 

Ve belki de bugün bize düşen en büyük sorumluluk budur:

 

Bilginin çoğaldığı, fakat anlamın azaldığı bir çağda;

insanı yeniden insanın, bilgiyi yeniden hikmetin, teknolojiyi yeniden insanın hizmetine vermek.

 

Çünkü dünya ne kadar değişirse değişsin, insanın iyi bir hocaya, sahici bir sohbete ve kendisine ayna tutacak bir söze olan ihtiyacı hiç değişmeyecek.

Yazarın Diğer Yazıları