“Bir zulme karşı çıkarken, adaletin sınırlarını da korumak gerekir.”
İnsanlık tarihi, zulme karşı yükselen itirazların da zulüm karşısında suskun kalanların da tarihidir. Haksızlık karşısında sesini yükseltmek, insanın yalnızca bir tercihi değil, vicdanıyla arasındaki ilişkinin de bir göstergesidir. İnsan, gördüğü zulüm karşısında ne yapacağını, hangi tavrı alacağını ve hangi ölçülere bağlı kalacağını sorgulamak zorundadır.
Nitekim Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) şu hadisi, haksızlık karşısındaki sorumluluğumuzu açıkça ortaya koyar:
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân, 78)
Bu hadis, kötülük karşısında kayıtsız kalmamayı öğretirken aynı zamanda sorumluluğun imkân ve güçle ilişkisini de ortaya koyar. İnsan, gücü nispetinde haksızlığa karşı durmalı; diliyle itiraz etmeli, imkânı varsa kötülüğün önlenmesi için meşru yollarla çaba göstermelidir. Buradaki ölçü, yalnızca karşı çıkmak değil, karşı çıkışın hangi ahlaki ilkelere dayanacağını da bilmektir.
Tarih boyunca insanlar bu sorumluluğu farklı biçimlerde yerine getirmeye çalıştı. Kimi kalemiyle, kimi sözüyle, kimi meydanlarda yükselttiği sesle zulme itiraz etti. Çünkü vicdan, insanın başkasının acısını kendi dünyasının dışında tutamamasıdır. Bir yerde çocuklar öldürülüyor, aileler evlerinden ediliyor, insanlar temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılıyor ve hayatlar sistematik bir şiddetin gölgesinde sürdürülüyorsa buna itiraz etmek, insan olmanın ortak sorumluluklarından biridir.
Filistin'de yaşananlar da tam bu noktada insanlığın vicdanını sınamaktadır. Gazze'deki sivil kayıplar, yıkılan evler, parçalanan aileler ve bitmeyen insani acılar karşısında duyarsız kalmamak gerekir. Zulme karşı ses yükselten insanların varlığı, dünyanın bütün bu acılara bütünüyle sırtını dönmediğini gösterir. Fakat burada asıl üzerinde durmamız gereken soru şudur: Bir zulme karşı çıkarken hangi ölçüye bağlı kalacağız?
İtirazın haklılığı, yöntemin her zaman haklı olduğu anlamına gelmez
İstanbul'da bir alışveriş merkezinde yaşanan protesto, bu soruyu yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Haberlerde, İsrail ordusuyla bağlantısı bulunduğu öne sürülen bir kadının protesto edildiği, görüntülerinin çekildiği ve çevresinde sloganlar atıldığı aktarılıyor. İddiaların niteliği ve kişinin bireysel sorumluluğu ayrıca değerlendirilmelidir. Ancak olayın kendisi, toplumsal tepkinin sınırları üzerine önemli bir tartışma başlatmaktadır.
Bir insanın savaş suçlarını desteklediği veya zulme iştirak ettiği düşünülüyorsa buna itiraz edilebilir. İddialar araştırılabilir, kamuoyu bilgilendirilebilir, hukuki süreçlerin işletilmesi talep edilebilir. Fakat bir kişiyi topluluk önünde hedef hâline getirmek, görüntülerini yayarak teşhir etmek veya yalnızca kimliği üzerinden hüküm vermek, adalet arayışının yöntemini tartışmalı hâle getirebilir.
Çünkü bir insanın yanlış yaptığını düşünmek, onun bütün haklarının ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bir kişinin işlediği iddia edilen suç ile mensup olduğu din, etnik köken veya vatandaşlık arasında ayrım yapmak zorundayız. Bireysel sorumluluğu toplu bir kimliğe yüklemek, karşı çıktığımız haksızlığın başka biçimde yeniden üretilmesine kapı aralayabilir.
Burada bir ayrıntıyı özellikle gözden kaçırmamak gerekir: Bir insanın İsrail vatandaşı olması, Yahudi olması veya İsrail devletinin politikalarını desteklemesi aynı şey değildir. Aynı şekilde bir insanın Müslüman olması da onu kendiliğinden adil kılmaz. İnsanları kimlikleri üzerinden değil, eylemleri, tutumları ve somut sorumlulukları üzerinden değerlendirmek gerekir.
“Onları burada istemiyoruz” derken kimi kastediyoruz?
Protestolarda kullanılan sözlerin kapsamı da en az protestonun amacı kadar önemlidir. “Katil istemiyoruz” ifadesi, somut bir suç ve sorumluluk iddiasına dayanıyorsa tartışılabilir. Ancak “Yahudileri burada istemiyoruz” gibi bir söylem, belirli kişilerin eylemlerine yönelik itirazı aşarak bir dinin mensuplarını topluca hedef alır.
Peki, Türkiye'de yaşayan Yahudiler arasında İsrail hükümetinin politikalarını desteklemeyenler, Filistinlilerin haklarını savunanlar veya bu politikalara karşı çıkanlar yok mudur? Elbette herhangi bir dinin ya da topluluğun bütün üyelerini tek bir siyasi tutumla özdeşleştirmek doğru değildir. Aynı şekilde İsrail devletinin politikalarını eleştirmek de Yahudilere düşmanlık etmekle eş tutulamaz.
Bu ayrım, yalnızca bir ifade hassasiyeti değildir; adaletin temel şartlarından biridir.
Öte yandan Türkiye'de veya dünyanın herhangi bir yerinde, farklı inanç ve düşüncelere mensup insanların bulunması, bir kişiyi sırf mensubiyeti nedeniyle suçlamak için gerekçe oluşturamaz. Bir kimsenin misyonerlik faaliyeti yürütmesi, belirli bir siyasi düşünceyi benimsemesi veya farklı bir inanca mensup olması da tek başına suçluluk göstergesi değildir. Eleştiri, somut eylem ve hukuki sınırlar çerçevesinde yapılmalıdır.
En önemlisi görünmeyen yüzler bu ülkenin başında katillerle ticaret ve dirsek teması da bulunurken ...
Adalet, yalnızca bizim karşımızdakilere uyguladığımız bir ölçü değil, kendimize de uygulamak zorunda olduğumuz bir ilkedir.
Öfkemiz haklı olabilir; peki, ölçümüz?
İnsan bazen karşısındaki acının büyüklüğü karşısında öfkesini kontrol etmekte zorlanabilir. Hele ki çocukların öldürüldüğü, ailelerin yok olduğu, insanların evlerinden ve yurtlarından edildiği bir dünyada öfke duymak anlaşılabilir bir insani tepkidir. Fakat öfkenin anlaşılabilir olması, onun yöneldiği her davranışı meşru kılmaz.
Zulme karşı çıkmakla bir insanı aşağılamak, hesap sormakla teşhir etmek, suçun araştırılmasını istemekle peşinen hüküm vermek arasında fark vardır. Bu farkı koruyamadığımızda, savunduğumuz hakikatin dilini kendi öfkemize teslim etmiş oluruz.
Üstelik bir protestonun gücü yalnızca ne kadar yüksek ses çıkardığıyla ölçülemez. Asıl mesele, dile getirilen itirazın ne kadar haklı, tutarlı ve adaletli olduğudur. Bir haksızlığa karşı yükselen ses, başka bir insanın temel haklarını hiçe saymaya başladığında kendi ahlaki tutarlılığını da sorgulamak zorunda kalır.
Elbette bu, protestoların susturulması veya insanların Filistin konusunda sessizliğe çağrılması anlamına gelmez. Tam tersine, zulme karşı itirazın daha güçlü, daha bilinçli ve daha ilkeli bir zeminde yükselmesi gerektiği anlamına gelir. Barışçıl protesto, kamuoyu oluşturma, hukuki başvuru ve somut sorumluların hesap vermesini talep etme, bu mücadelenin meşru araçları arasında yer alır.
Son söz: Adalet, yalnızca karşı çıktıklarımız için değil
Bugün Filistin'de yaşanan acılara itiraz ederken yalnızca başkalarının adalet anlayışını sorgulamayalım. Kendi sözümüzü, davranışımızı ve kullandığımız yöntemi de aynı ölçüye tabi tutalım.
Çünkü adalet, yalnızca sevdiğimiz insanlara gösterdiğimiz bir merhamet değildir. Bize uzak olana, bize benzemeyene, hatta karşı çıktığımız insana karşı da korumamız gereken bir sorumluluktur.
Zulme karşı susmamak gerekir. Fakat konuşurken hakikati çarpıtmamak, itiraz ederken masumu hedef almamak, hesap sorarken kimlikleri suçun yerine koymamak da gerekir.
Bir zulmü durdurmak isterken adaleti yaralarsak, yalnızca karşı çıktığımız kişiyi değil, savunduğumuz değeri de tartışmalı hâle getiririz.
Asıl mesele, kimin karşısında durduğumuz kadar, hangi ilkenin yanında durduğumuzdur.
Çünkü insanın vicdanı yalnızca zulme itiraz ettiğinde değil, itiraz ederken adaleti koruyabildiğinde de kendini gösterir.