Ali İset

Geçinmek İçin Çalışırken Yaşamayı Unutanlar

Ali İset

Bir toplum nasıl çöker? Bazen savaşla değil, sessizce. Bazen bombalarla değil, faturalarla. Bazen bir gecede değil, insanların yıllar içerisinde yavaş yavaş kendilerinden uzaklaştırılmasıyla... Bugün insanın önündeki en büyük meselelerden biri belki de budur: Geçinebilmek için çalışmak zorunda olan insan, bir süre sonra çalışmaktan başka bir şey yapamaz hâle geliyor. Sabah evinden çıkıyor, işe gidiyor. Akşam yorgun dönüyor. Ertesi gün yine aynı hayat... Faturalar bekliyor, kira bekliyor, çocukların ihtiyaçları bekliyor, mutfak bekliyor. İnsan bütün bunların arasında kendisini beklemeye alıyor. Düşünmeyi erteliyor. Okumayı erteliyor. Sosyalleşmeyi erteliyor. Ailesiyle nitelikli vakit geçirmeyi erteliyor. Maneviyatını erteliyor. Hatta bazen yaşamayı bile erteliyor. “Biraz daha çalışayım, sonra rahatlarım.” Fakat o “sonra” bir türlü gelmiyor. Çünkü hayatın önüne sürekli yeni bir ihtiyaç, yeni bir borç, yeni bir fatura çıkıyor.

 

Medasreklam

İnsan çalıştıkça ihtiyaçları azalmak yerine çoğalıyor; ihtiyaçları çoğaldıkça daha fazla çalışıyor. Daha fazla çalıştıkça ise kendisine, ailesine, ruhuna ve Rabbine ayıracağı zaman azalıyor. Böylece insanın hayatı bir döngüye dönüşüyor: Çalış, kazan, harca, yetişemediğini borçlan, borcu ödemek için yeniden çalış... Ve bütün bunların ortasında insan, kendisine şu soruyu sormayı unutuyor:“Ben bütün bunları ne için yapıyorum?” Belki de modern hayatın en büyük başarısı, insanı çok çalıştırması değil; çalışırken neden yaşadığını düşünemeyecek kadar yormasıdır.

 

Çünkü düşünen insan sorar. Sorgulayan insan fark eder. Fark eden insan ise kendisine çizilen hayatın dışına bakmaya başlar. Bu yüzden insanın yalnızca bedenini değil, zihnini de meşgul eden bir düzen ortaya çıkmıştır. Gün boyu çalışan, akşam eve geldiğinde yorgunluktan televizyonun karşısında uyuya kalan, sabah yeniden işe giden insan; hayatın kendisine sunduğu düzeni sorgulayacak vakti nereden bulacaktır? İşte burada mesele yalnızca ekonomi değildir.

 

Mesele insanın zamanının elinden alınmasıdır. Çünkü insanın gerçek sermayesi yalnızca parası değildir. Zamanıdır. Ömrüdür. Düşüncesidir. Ailesidir. Çocuklarıdır. Ve en önemlisi, Allah ile kurduğu bağdır. Bir insanın ömrünü yalnızca üretim ve tüketim arasına sıkıştırırsanız, onu yaşayan bir insan olmaktan çıkarıp çalışan bir organizmaya dönüştürürsünüz. Bugün bunun en acı taraflarından birini çocuklarda görüyoruz. Anne çalışıyor. Baba çalışıyor. Çocuk büyüyor. Fakat çocuğun büyümesiyle yetişmesi aynı şey değildir. Bir çocuk büyüyebilir; fakat değerleri büyümeyebilir. Yaşı ilerleyebilir; fakat karakteri gelişmeyebilir. Bedeni beslenebilir; fakat ruhu aç kalabilir.

 

Çünkü çocuk yalnızca bakılmaya değil, yetiştirilmeye muhtaçtır. Anne şefkati, baba rehberliği, aile sohbeti, büyüklerin tecrübesi, komşuluk, örf, edep ve ahlak; bunların hiçbirisi yalnızca kurumlarla satın alınabilecek şeyler değildir. Bir çocuğun başını okşayan annenin eli, herhangi bir hizmet sektörünün sunabileceği bir hizmet değildir. Bir babanın çocuğuna söylediği hikmetli bir söz, herhangi bir eğitim paketinin içine konulamaz. Ailenin kendisi bir mekteptir. Fakat biz bu mektebin öğretmenlerini de öğrencilerini de başka yerlere gönderdik. Sonra da çocuklarımızın neden değiştiğini merak ediyoruz.

 

Burada kadın meselesine de farklı bir pencereden bakmak gerekir. Kadının evinde eşine bir bardak çay vermesini, çocuğunun başını okşamasını, ailesiyle ilgilenmesini “kölelik” olarak görmek; fakat aynı kadının dışarıda gün boyunca başkalarının işlerini yapmak, onların taleplerini karşılamak ve çoğu zaman kendi değerini hiçe sayan insanlara hizmet etmek zorunda kalmasını “özgürlük” olarak tanımlamak üzerinde düşünülmesi gereken büyük bir çelişkidir. Elbette bir kadının çalışması başlı başına eleştirilecek bir mesele değildir. Mesele, emeğin nerede değersizleştirildiğidir. Evde verilen emeğin görünmez, dışarıda verilen emeğin ise değerli kabul edilmesi neden?

 

Kendi çocuğuna ayırdığı zaman neden “boşa harcanmış zaman” sayılsın da başkasının çocuğuna veya işyerindeki insanlara ayırdığı saatler “üretkenlik” olarak kabul edilsin? Kocasına bir bardak su götürmek neden aşağılanma olarak görülsün de patronuna, müşterisine veya işyerindeki herhangi bir insana saatlerce hizmet etmek neden özgürlük olarak sunulsun? Burada üzerinde düşünülmesi gereken şey kadının çalışması değil, bize özgürlük diye sunulan çalışma biçiminin insanı hangi noktaya sürüklediğidir. Çünkü özgürlük, insanın kendi evinden ve ailesinden uzaklaşmasıyla ölçülmez. İnsanın değerini, aldığı maaş da belirlemez. Bir annenin evinde çocuk yetiştirmesi ekonomik bir üretim tablosuna sığmıyor diye değersiz değildir. Bir babanın ailesi için çalışması da yalnızca eve getirdiği para üzerinden ölçülemez. Ailede yapılan her hizmetin bir ücret karşılığı olmak zorunda olduğunu düşünmeye başladığımızda, aslında aileyi aile olmaktan çıkarıp küçük bir işletmeye dönüştürmeye başlarız. Eşler birbirine hizmet etmekten değil, birbirinden hizmet almaktan söz eder hâle gelir. Anne çocuğuna vakit ayırmayı fedakârlık, baba ailesine bakmayı yük olarak görmeye başlar. Oysa aile, hesap kitabın değil; fedakârlığın mekânıdır. İnsanın en büyük hizmetlerinden bazıları zaten karşılığını dünyada beklemediği hizmetlerdir.

 

Bir anne çocuğunun başında gecelerce bekler. Bir baba ailesi için yıllarca çalışır. Bir eş diğerinin yorgunluğunu paylaşır. Bir insan yaşlı anne babasının elinden tutar. Bunların hiçbirinin değeri bordroya yazılmaz. Ama toplumların gerçek zenginliği de zaten o bordroya yazılmayan değerlerde saklıdır. Bir başka çelişki ise emeklilikte ortaya çıkıyor. İnsanlara gençliklerinden itibaren yıllarca çalışmaları söyleniyor. Otuz yıl... Kırk yıl... Bugün çalışma hayatının uzunluğu üzerine yapılan hesaplarla daha da uzun bir çalışma dönemi... Sonra insanın önüne emeklilik konuluyor. Sanki hayatın asıl kısmı çalışırken değil, çalışmayı bıraktıktan sonra başlayacakmış gibi... Fakat emeklilik geldiğinde de çoğu insan için mücadele bitmiyor. Çünkü geçim sıkıntısı bitmiyor. Faturalar bitmiyor. Kira bitmiyor. Pazar masrafı bitmiyor. İhtiyaçlar bitmiyor. Ve insan emekli olduğu hâlde yeniden çalışmak zorunda kalıyor. Demek ki mesele yalnızca insanı emekli etmek değilmiş.

 

Asıl mesele, insanın ömrünü çalışmak zorunda kalmadan yaşayabileceği bir hayat kurabilmekmiş. Çünkü emeklilikte hâlâ çalışmak zorunda kalan insan bize çok şey anlatıyor. Bize, yıllarca çalışmanın insanı her zaman güvenceye kavuşturmadığını anlatıyor. Bize, insanın gençliğini geleceğe yatırırken bazen geleceğini de bugünün geçim sıkıntısına teslim ettiğini anlatıyor. Ve belki de en acısı şudur: İnsan hayatı boyunca “gelecekte yaşayacağım” diye bekliyor. Gelecek geliyor. Fakat insanın gençliği gelmiyor. Çocuklarının çocukluğu gelmiyor. Anne babasının gençliği gelmiyor.  Kaybolan yıllar geri gelmiyor.

 

İşte hikmet burada başlıyor. İnsanın sadece ne kazandığına değil, kazandığı şey uğruna ne kaybettiğine bakmak gerekiyor. Bir insan çok para kazanabilir. Ama ailesini kaybedebilir. Bir insan kariyer sahibi olabilir. Ama çocuklarının büyüdüğünü fark etmeyebilir. Bir insan emekli olabilir. Ama ömrünün büyük kısmını tüketmiş olabilir. Bir toplum ekonomik olarak büyüyebilir. Ama ahlaken küçülebilir. Binalar yükselebilir. Fakat insanlar birbirinden uzaklaşabilir. Teknoloji gelişebilir. Fakat insanın kalbi körelebilir. İşte hikmet sosyolojisi bize tam da burada başka bir soru sorduruyor: “İnsan ne kadar çalışıyor?” değil. “Çalışırken neye dönüşüyor?” Çünkü mesele yalnızca çalışma süresi değildir. Mesele, insanın çalışırken insanlığını koruyup koruyamadığıdır. Eğer bir toplum insanına ailesiyle oturacak zaman bırakmıyorsa... Çocuğuna vakit ayıracak imkân vermiyorsa... Kendini geliştirecek, düşünecek, okuyacak, ibadet edecek, dostlarıyla oturacak zaman bırakmıyorsa... Sonra da o topluma “Neden insanlar yalnızlaştı, neden aileler dağılıyor, neden çocuklarımız değişiyor?” diye sormak kolay değildir.

 

Çünkü bazen toplumun ürettiği sonuçlar, yıllardır kurduğu düzenin doğal neticesidir. İnsan yalnızca ekmekle yaşamaz. İnsanın bir eve ihtiyacı vardır ama sadece dört duvar anlamında değil. Bir aileye ihtiyacı vardır. Bir sohbete ihtiyacı vardır. Bir aidiyete ihtiyacı vardır. Bir gayeye ihtiyacı vardır. Ve bütün bunların üzerinde Rabbine karşı kulluğunu hatırlayacağı bir hayata ihtiyacı vardır. Belki bugün yeniden düşünmemiz gereken şey, insanı daha fazla çalıştırmanın yolları değil; insanın çalışırken de yaşayabileceği bir düzenin nasıl kurulacağıdır. Çünkü insanın bütün ömrünü çalışmaya verip sonunda eline birkaç yıl dinlenme bırakmak, hayatı anlamak değildir. Hayat, emekliliğe kadar ertelenemeyecek kadar kısadır. Ve insanın en büyük kaybı bazen parasını kaybetmesi değildir. Ömrünü, ne için yaşadığını düşünemeden tüketmesidir.Bir toplumun gerçek çöküşü de belki tam burada başlar: İnsanların çalışmaktan yorulduğu gün değil... Neden yaşadıklarını sormayı bıraktıkları gün.

Yazarın Diğer Yazıları