Adem Esen

Oturduğu ahır sekisi, çığırdığı İstanbul türküsü olanlar

Adem Esen

İnsanın yaşadığı reel dünya ile gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallerinin ütopyası arasındaki farkı göstermek için “oturduğu ahır sekisi, çığırdığı İstanbul türküsü” deyimi kullanılır.

İstanbul bugün neredeyse 20 milyona yaklaşan nüfusuyla bir megakent haline gelmiştir. Tarih boyunca da bir cazibe merkezi olmuş, farklı coğrafyalarda hep güzel özellikleriyle anılmıştır. Mesela Şam bölgesinde, medeni beyefendi kimselere “İstanbuli” (İstanbullu) derlermiş. İstanbul’a yönelik bu tür övgüleri yabancılardan duymak da mümkündür.

Yakın zamana kadar bazı mezra ve köylerde, hayvanların barındığı ahırların içinde “seki” denilen yüksekçe bir yer bulunurdu. İnsanlar burada hem hayvanların güvenliğini sağlar hem de kışın onların sıcaklığından faydalanırdı. Sıhhi bakımdan sakıncalı olmakla beraber bu yaşama biçimi bazı yörelerde mevcuttu. Konya’nın yakın köylerinde böyle bir hayat tarzına rastlamadık. Buralarda ahırlar genellikle oturulan mekanların altında veya yanında bulunurdu.

İnsanın oturduğu yer ve içinde bulunduğu şartlar, onun sosyal ve kültürel hayatını da gösterir. Dağda, kırda ve ormanda herhalde en fazla söylenen sözler, türküler ve mırıldanmalar yaşantıyla ilgilidir. Araya hasret girerse bu sözlerin bir kısmı beklentilerden ve hayallerden ibaret olur. Şehirde de buraya özgü bir hayat ortaya çıkar.

Örnek almakla taklit etmek birbirinden birbirinden farklıdır. Belki örnek alınarak şartların geliştirilmesi sağlanabilir, ama taklit sırıtıp kalır, taklitte benlik unutulur ve hayallere dalınır.

İstanbul, türkülerinin söylendiği mekanlar konaklar, saraylar, kültür ve sanat meclisleridir. “Ahır sekisinde oturan birinin İstanbul türkülerinde ne işi olabilir?” diye düşünülebilir. Bunlar, özenti ve taklit peşinde koşanlardır; elindeki üç beş kuruşu özentiler uğruna harcayan, hayallere ve hülyalara dalıp çalışmayı bırakanlardır. Bu yüzden de çevrelerinin maskarası olurlar. Günümüzde bu durum sosyal medyadaki özenti sebebiyle daha da artmıştır; özellikle genç kızlarda ve kadınlarda bu özenti daha yaygındır. Asgari ücretle çalıştığı halde marka tutkusu uğruna telefonunu en son modeliyle değiştirenler az değildir. Tabii böylece banka borçları da kabarır…

Özenti kişiyi yer bitirir, züppeleştirir, aile bütcesini altüst eder, borçlu bir hayata sürükler; insanı sürekli muhtaç duruma düşürür. “Siyasetçiyi kuru inadı, memuru süslü avradı, esnafı da züppe evladı sıkıntıya sokar” sözü boşuna söylenmemiştir…

Özenti içinde olanlar rasyonel karar alamaz. Zira rasyonellik, yaşanılan şartları doğru değerlendirmek demektir.

Peki, hayal kurulmasın mı? Taşlık bir orman yolunda yürüyorsunuz.; ama ne ayakkabınız ne de elbiseniz buna uygun değil. Buraya uygun bir yürüme tekniğiyle hareket etmelisiniz; aksi takdirde sakatlanırsınız, yürüyemez hale gelirsiniz. Bu sebeple içinde bulunduğunuz şartları iyi değerlendirmeniz gerekir. Eğer hedefleriniz varsa bu, İstanbul türküsünü çığırmak da olabilir; ama hem onun şartlarını sağlamanız hem de o türkülerin sanat değerlerini korumanız gerekir. Aynı şekilde köyler ve kırsal kesim hakkında ahkam kesenler de oranın şartlarını ve ihtiyaçlarını bilmelidir…

Başkalarına üstün gözükme ve körü körüne taklit etme insanın toplum içinde alay edilme konusu olur. Böyleleri için “züppe” gibi sıfatlar da kullanılır.

Bu deyim daha çok İstanbul dışında yaşayanlar için kullanılsa da “İstanbul’da yaşayıp İstanbul’u yaşayamayanlar için de kullanmak mümkün müdür?” diye sormak gerekir.

Yazarın Diğer Yazıları