Bahçede birkaç kök nane kalmış; bakım yapılmadığından hüday-i nabit otlar bastırınca naneler kaybolmaya yüz tutmuş. Hatta bu yabani otlar nanelerin köklerini bile baskı altına almış, gelişmesini engellemiş; yani kötü ot, iyi ota hayat hakkı tanımıyor. Eğer nane biçmek istenirse, etrafındaki otların temizlenmesi gerekir. Böylece nane yetişebilir. Bunun için toprağa bakım yapılırsa, insana büyük nimetler verir ve insan bundan faydalanır. İnsan üretir, gelir elde eder, zenginlik ortaya çıkarır. Eğer hiçbir emek sarf edilmezse, her tarafı yabani otlar basar, insanın eli de boş kalır.
İngiliz iktisatçı Gresham (1519-1579) tedavülde bulunan düşük değerli gümüş sikkeler ile yüksek nitelikli altın sikkelerin piyasada bulunmaları halinde, tedavülde gümüşün kaldığını, insanların altını ise tuttuklarını belirtir. Bu tespit zamanla iktisatta “Gresham Kanunu” adıyla bir kural olarak anılmaya başlanır. “Kötü para iyi parayı kovar” deyimi genel bir kuraldır. Piyasada yüksek enflasyon döneminde cebinizdeki milli parayı harcarsınız; değerini koruyan para ya da altın harcanmaz. Bundan dolayı niteliği düşük kötü para iyi parayı piyasadan kovar, devre dışı bırakır.
Bazen asalak bir sarmaşık koca bir ağacı sarar, onun özsuyunu emer, ağacı meyve vermez hale getirir. Böyle bir ağaçtan asalak sarmaşığı sökmeniz çok zor olur. Güze doğru komşunun bahçesinde armut topluyorduk. Sarmaşık ağacı öyle sarmış ki belki yirmi yaşını aşmış ağaç sarmaşığa mahkum olmuş, elimize bıçak alarak kazımaya çalıştık ama nafile… Hayatta da faizciler ve rantiyeler böyledir. Çalışanların alınterlerine öyle yapışırlar ki faizle, rantla onları sonuna kadar sömürürler. Nitekim hükümetlerin bütçelerine baktığınızda ne kadarının faize ve ranta gittiğini tespit ederek çalışan, üreten sanayici, çiftçi, esnaf, sanatkar, tüccar ve emekçinin aldığı paya da bakarsanız uçurumu görürsünüz. Çağımızın vahşi kapitalizmi önünüze çıkar.
Bu tür asalaklar yardımlaşma ve dayanışmadan yana değildir. Çünkü asalaklar “hep bana edebiyatı” yaparlar. Oysa “sen de kazan, ben de kazanayım” diyenler tercih edilmelidir.
İnsan vücudunun veya tabiatın çalışma prensiplerine doğa kanunları denir. İslami literatürde bunun adı “sünnetullah”tır. Bu prensipler sosyal hayatta da görülür. Böylece tabiatı ve insanı anlayan sosyal hayatı daha anlamlı biçimde çözer ve yorumlayabilir.
“MARİFET İLTİFATA TABİDİR, MÜŞTERİSİZ META ZAYİDİR.”
Marifet; bilgi ve ilim demektir. Bilgi, tecrübe ile elde edilir; yeni nesillere eğitim ve öğretim yoluyla aktarılır.
Bilgi, iltifat olursa ve önemi verilirse değer kazanır. Eğer iltifat edilmezse neler olur? Tarlayı yabani otlar basar, ortalığı çöpler istila eder.
Bunun için Hazreti Peygamberimiz (SA) “Ya öğreten, ya öğrenen veya bunları destekleyen seven ol, sakın dördüncüsü olma” buyurur. Dolayısıyla bilgiye ve bunun sistematik hale gelmiş şekli olan bilime, ilime kayıtsız kalanlar helak olurlar, yani kaybederler.
Deyimin ikinci kısmında da iktisadi bir kural vardır. Bir malın değerini veren ona olan taleptir. Klasik iktisatçılar "Her arz kendi talebini yaratır," demişler. Yani piyasada arz ve talep arza göre dengelenir, fiyat belirlenir, böylece üretilecek mal miktarı da ortaya çıkar. Bunun tersi, müşterilerin talepleri, yani iltifatları ile malın fiyatı belirlenir, ortaya çıkar.
Klasik iktisatçılar “Her arz kendi talebini yaratır.” demişlerdir. Yani piyasada arz ve talep, arza göre dengelenir; fiyat belirlenir ve böylece üretilecek mal miktarı da ortaya çıkar. Deyim ise bunun tersini söyler, yani talep tarafından yaklaşılır. Malın fiyatı müşterilerin talebiyle, yani iltifatıyla belirlenir. Dolayısıyla müşterisi olmayan mal zayi olur.
İki deyimi birlikte değerlendirirsek: Genel anlamıyla emek sarfedilmeden üretim artırılamaz, kazanç elde edilemez; Bir malın veya düşüncenin değeri talep edilmekle artar.