İletişim, insanın insanla kurduğu en temel bağdır. Toplum dediğimiz yapı; bireylerin birbirini anlaması, dinlemesi ve tahammül edebilmesi üzerine inşa edilir. Ne var ki 21. yüzyılın bu “modern” çağında, bilginin yaygınlaştığı, eğitimin erişilebilir olduğu bir dönemde, insan ilişkilerinin giderek sertleştiğine; iletişimin yerini çatışmanın aldığına şahit oluyoruz.
Bugün sıklıkla “eğitim çağında” yaşadığımız dile getirilir. Oysa karşı karşıya olduğumuz tablo, bilginin artmasına rağmen hikmetin azaldığını; cehaletin ise başka bir biçimde hüküm sürdüğünü göstermektedir. Çünkü cehalet yalnızca okumamak, yazmamak değildir. Asıl cehalet; bilinenle amel etmemek, öğrenilenin ahlâka ve davranışa dönüşmemesidir. İnsan, bildiği hakikate göre yaşamadığında; adaleti, sorumluluğu ve ölçüyü hayatının dışına ittiğinde cehalet başka bir surette yeniden ortaya çıkar.
Bu durum, bilgiyle donanmış fakat değerle yoğrulmamış bireyler üretir. Böylesi bir zeminde, insanların birbirleriyle sağlıklı iletişim kuramaması kaçınılmaz hâle gelir. İletişimin koptuğu yerde ise önce tahammülsüzlük, ardından psikolojik gerilim ve nihayetinde sosyolojik bir olgu olarak şiddet ortaya çıkar.
Tam da bu noktada, meseleyi daha iyi anlatan ibretlik bir tabloyu hatırlamak gerekir.
Bir şehirde, herkesin sorunlarını konuşmak için toplandığı büyük bir masa vardı. Bu masa, yıllar boyunca insanların dertlerini anlattığı, anlaşmazlıklarını konuşarak çözdüğü bir yer olmuştu. Masanın etrafında farklı görüşlerden, farklı mizaçlardan insanlar oturur; kimi zaman sesler yükselse de, nihayetinde söz galip gelirdi.
Zamanla masaya oturanlar değişti. Yeni gelenler, masanın neden orada olduğunu değil, masanın başında kimin daha güçlü göründüğünü önemser oldu. Söz kesilmeye, dinlemek yerini bağırmaya bıraktı. Tartışmalar uzadıkça sabır azaldı.
Bir gün iki kişi, haklı olduklarını ispatlamak için seslerini yükseltmekle yetinmedi. Yumruklar masaya inmeye başladı. Masa sarsıldı ama kimse durmadı. Her darbe, bir öncekinden daha sertti. Nihayetinde masa kırıldı.
Masa kırıldığında herkes sustu. Artık ne konuşacak bir zemin vardı ne de birbirine ulaşacak bir yol. İnsanlar ayakta kaldı; fakat ayakta kalanlar, birbirini duyamayan kalabalıklardan başka bir şey değildi.
O gün, masayı kıranlar kazandıklarını sandılar. Oysa kaybedilen, yalnızca bir masa değildi. Kaybedilen; sözdü, sabırdı, birlikte yaşama imkânıydı. Ve şehir, o günden sonra meselelerini konuşarak değil, güçle çözmeye başladı.
Yakın zamanda Kıbrıs’ta yaşayan ve hukuk eğitimi alan bir aile dostumuzla yaptığımız sohbet, meselenin kavramsal boyutunu çarpıcı bir şekilde yeniden gündeme taşıdı. Hukuk fakültelerinde milletvekilleri için kullanılan bir ifadeye dikkat çekmişti: “Biz okulda meclisteki vekillere “kanun koyucular diyoruz.” Bu tanımlama, ilk bakışta teknik bir hukuk kavramı gibi görünse de, temsil sorumluluğunun ağırlığını anlamak açısından son derece düşündürücüdür.
Toplum, belirli dönemlerde seçimler yoluyla; akademisyenleri, yazarları, düşünürleri, beşerî ilimlerle donanmış olduğunu varsaydığı kişileri kendisini temsil etmeleri için meclise gönderir. Kanun koyma yetkisinin onların hakkı olmadığı konusu ayrı bir konudur.Ancak bu tartışmayı bir kenara bırakarak meseleyi yalnızca beşerî ve fenni ilimler açısından ele aldığımızda bile, karşımıza ağır bir tablo çıkmaktadır.
Bugün toplumda artan kadın cinayetleri, çocuklara yönelik şiddet, iç çatışmalar, kavga, gürültü ve kaos; yalnızca halkın bireysel zaaflarıyla açıklanamaz. Çünkü toplum, davranış kalıplarını büyük ölçüde önünde duran figürlerden öğrenir. Halkın önünde duran, onu temsil eden, onun adına konuşan kişiler eğer meclis çatısı altında birbirlerine hırçınlıkla, öfkeyle ve şiddetle yöneliyorsa, bu durum toplumun geldiği noktayı da ele verir.
Mecliste yaşanan her fiziki kavga, yalnızca birkaç milletvekilinin öfke kontrolü sorunu değildir; aynı zamanda topluma verilen açık bir mesajdır. Bu mesaj şudur: İletişim tükenmiştir. Söz bitmiş, sorunlar artık güçle ve şiddetle çözülebilir. Böylesi bir mesaj, toplumun en alt katmanlarına kadar sirayet eder ve şiddeti sıradanlaştırır.
Bugün kameralar önünde şiddete başvuran insanlara bakarken şu soruyu sormak gerekir: Bu kişiler, kameralardan uzak kaldıklarında nasıl davranıyorlar? Evlerinde ailelerine karşı sergiledikleri psikoloji nedir? Trafikte kendisini kızdıran birine karşı hangi dili, hangi tavrı benimserler? Bugün göz önünde sergilenen bu davranışların, yarın kameranın olmadığı yerde nasıl bir hâl alacağını öngörmek zor değildir.
Bu da bize şunu açıkça göstermektedir: Bilgi, irfan ve eğitim, tek başına insanın üstünlüğünü göstermez. Diplomalar, unvanlar ve makamlar; ahlâkla, davranışla ve sorumluluk bilinciyle desteklenmediği sürece insanı yüceltmez. Asıl üstünlük, öğrenilen bilginin hayata yansımasıyla; davranışa dönüşmesiyle ve onunla amel edilmesiyle mümkündür.
İnsan, bildiğiyle amel ettiği ölçüde kemale erer. Söylediğiyle yaşadığı, savunduğuyla davrandığı zaman hem kendisi olgunlaşır hem de topluma sağlıklı bir referans noktası hâline gelir. Aksi hâlde bilgi, insanı daha merhametli değil; daha tahammülsüz, daha kibirli ve daha yıkıcı kılabilir.
İletişimin bittiği yerde şiddetin başladığını unutan toplumlar, çözümü değil; kaosu büyütür.
Kaynak: Ali İSET
Konya’nın bu mahallelerinde elektrik olmayacak! 25 Aralık Perşembe
1
Avrupa’nın en gelişmiş savaş uçağı Konya’ya iniş yaptı
140134 kez okundu
2
Konya’daki o markaya ait peyniri yemeyin! İfşa oldu
137063 kez okundu
3
Konya’da metrelerce kuyruk oluştu
120195 kez okundu
4
Meram Belediyesi’nden Dünya Günü’nde doğaya çifte dokunuş
118484 kez okundu
5
Bakanlık duyurdu! Konya’daki o markalar tağşiş ürün satıyormuş
116028 kez okundu
6
Necmettin Erbakan Üniversitesi’nde Hemşirelik Haftasında çifte bayram
69373 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Yerinde bir tespit olmuş.