YAZARLAR

Rivayet bu ya, Musa a.s. Tur Dağı’na Allah ile görüşmeye giderken Yahudilerden biri kendisine seslenir: “Ya Musa, nereye gidiyorsun?”. Adam kendini beline kadar kuma gömmüştür ve belden üstünde de hiçbir elbise yoktur.

Tur’a gidiyorum, Allah ile görüşeceğim” der Musa Peygamber.

Bunun üzerine Yahudi: “Ne olur Rabbine benim halimden de sor” der.

Musa Peygamber tamam deyip yoluna devam eder. Aradan zaman geçer ve Musa peygamber dönüş yolundayken Yahudi heyecanla “Ne oldu ey Musa, Rabbine benim halimi sordun mu?” diye sorar. Musa Peygamber “Sordum” der.

Peki ne dedi Rabbin benim hakkımda?” der Yahudi.

Haline şükretsin dedi” der Musa a.s. Bunun üzerine Yahudi celallenir ve:

Neyime şükredeyim, görmüyor musun ki üzerime giyecek bir elbisem bile yok, avret yerim görünmesin diye kendimi kuma gömüyorum” derken birden bir rüzgâr eser ve Yahudi’nin kendisini gömdüğü kumlar da dağılır gider.

Bunun üzerine Yahudi eliyle avret mahallini kapatarak hızla koşar gider.

Şükrediyorsunuz değil mi?

Bir yemek yediğinizde “Çok şükür ya Rabbi”, akşam evinizde sıcacık otururken “Sana şükürler olsun Allah’ım” diyorsunuz değil mi?

Allah aşkına, bu dil söyleminin gerçek şükür olduğuna inanıyor musunuz?

Şakîk-i Belhî ile İbrahim bin Ethem Hz.’nin, bir sohbeti esnasında Şakîk-i Belhî sorar:

Geçim hususunda ne yaparsınız?”

İbrahim bin Ethem: “Bulunca şükreder, bulamayınca sabrederiz!..” der.

Şakîk-i Belhî: “Bunu, Horasan’ın köpekleri de yapar!”

İbrahim bin Ethem: “Ya siz ne yaparsınız?”

Şakîk-i Belhî Hazretleri şu cevabı verir:

Bulduğumuzda şükredip infak eder, bulamadığımızda yine şükredip sabrederiz.”

İslam alimleri şükrün, nimetin kendi cinsinden olacağını söylemişlerdir.

Örneğin paranız mı var? Olmayanla paylaşacaksınız. Sağlığınız yerinde mi? Namaz kılıp, başkalarının işlerine de koşturacaksınız. Suyunuz mu var? Suyu olmayana su getirebilmek için mücadele edeceksiniz. Yoksa oturduğun yerden “Allah’ım şükürler olsun” demek, belki dilin, gönlün şükrüdür ama hakiki şükür bakımından eksiktir.

Bakın Peygamberimiz’den bu sözümüze güzel bir delil gelsin:

Resulullah geceleri uzun uzun namaz kılar hatta bu sebepten ayakları şişerdi. Bir gün Hz. Ayşe sordu: “Yâ Resûlallah! Rabbin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı halde niçin bu kadar ibadet ediyorsun?”

Bunun üzerine Peygamberimiz: “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı Ey Ayşe?” cevabını verdi. (Müslim)

Gördünüz mü? Peygamberimiz namaz kılmayı, şükür amelinin içine dahil etti.

Kolaydır dilden şükretmek ve zordur hal olarak şükretmek. Hal olarak şükretmek infak etmeyi, tasadduku gerektirir. Öyle bir tasadduk ki, bize örnek gösterilen sahabelere baktığımız zaman ağzımız açık kalıyor.

Günümüzde her birimiz daha fazla mal için daha fazla para için birbirimize girerken, o mübarek insanlar adeta maldan, paradan puldan kaçmışlar.

Hz. Ömer halifeliği döneminde bir akşam yemek yerken eşi bir de un helvası getirir yemeğin sonuna. Hz. Ömer ilk defa böyle bir şeyle karşılaştığı için, yemekten sonra tatlı gelmesi gibi bir adeti belki de imkânı olmadığı için -oysa halifedir yani devletin başındaki kişidir- hemen eşine sorar:

“Bu un helvası nereden geldi”

“6 aydır getirdiğin maaşından artıra artıra bugün bunu yapabilecek kadar elde ettim ve bu helvayı yaptım” der eşi.

Kaşları çatılmıştır Hz. Ömer’in. Hemen akşam vakti şurasını toplar ve:

“Ömer’in maaşını azaltın. Verdiğiniz maaştan un helvası yapacak kadar artıyor” der.

İşte kolay değildir şeytanın kendisini görünce yolunu değiştirdiği Ömer olmak.

Hz. Ömer’e ait bir başka un helvası rivayeti ise şöyledir:

İbni Şihâb Zühri’nin bildirdiğine göre, Hz. Ömer bir defasında Şam’a geldiğinde kendisine un helvası ikram edilmiş. Bunu gören Hz. Ömer: “Bu nasıl bir yiyecektir, ben bilmiyorum?” deyince, etrafındakiler: “Ey Müminlerin Emiri! Un helvasıdır” demişler. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Un helvası nedir?” diye tekrar sormuş, oradakiler de: “Bal yağ ve buğday unundan yapılan bir yiyecektir” demişler. Bu kez Hz. Ömer: “Allah’a yemin ederim ki, yüce Rabbime kavuşuncaya kadar bu yiyecekten yemeyeceğim ta ki bu helva bütün insanların yiyeceği oluncaya kadar” dedi. Bunun üzerine etrafındakiler: “Ey Müminlerin Halifesi! Bunun bütün Müslümanların yiyeceği olması bugün için mümkün değildir” dediler. Hz. Ömer de: “Öyle ise bizim buna ihtiyacımız yoktur” dedi ve yemedi.” (Kenzü’l-Ummal)

Hz. Ömer’in ifadesi dikkatinizi çekti mi? “Bu helvadan yemeyeceğim, ta ki bu helva bütün insanların yiyeceği oluncaya kadar”

Bu söz aklıma şu ayeti getirdi: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: ‘İhtiyaçtan artakalanı.’ Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz” (Bakara Suresi 219. Ayet Meali)

Ayette umulur ki düşünürsünüz diyor Rabbimiz. Haydi düşünelim:

İhtiyaçtan arta kalanı infak ettiğimizde ne olur? Çok basit: Herkesin gelir seviyesi yükselmeye başlar, refah seviyeleri eşitlenir, zengin-fakir arasındaki uçurum artmaz, azalır. Toplumsal huzur ve sevgi gerçekleşir. Şükretmiş oluruz.

O halde şu soru da karşımıza çıkıyor: İhtiyaç ile kastedilen nedir?

Yol gösterici olan dinimize neresinden bakarsak bakalım, ihtiyaç olarak kastedilenin “elbise, ev, eş, binek, günlük yiyecek” gibi zaruri ve lüks olmayan kalemlerle sınırlandığını görüyoruz. Peygamberimiz bir evin üzerinde yüksekçe bir kubbe görünce buranın sahibini sorar ve öğrenir. O kişi geldiğinde de ondan yüz çevirir. Adam Peygamberin bu tavrının kubbesi sebebiyle olduğunu öğrenince gider kubbeyi yıkar, yerle bir eder. Çünkü onun için Allah ve Peygamberden daha değerli değildir dünya malı. Bu kubbenin yıkıldığını gören Peygamberimiz memnun olur ve şu hadisi zikreder: “Yapılan her binanın sahibi için vebali vardır. Ancak bir durumda, kendisine lazım olması halinde vebal yoktur” (Ebu Davud)

“E benim oğluma, torunuma lazım”

Oğlunun, torununun Rabbi sen misin? Al gözünün önünde Suriye. Onlar da oğullarına, torunlarına evler yapıyorlardı, şimdi canlarını kurtaranları ayakkabı boyuyor, hamallık yapıyor.

Şükretmek istiyorsak, lüks olmayacak şekilde ihtiyaçlarımızı karşılayacağız ve kalanı infak edeceğiz. Böylelikle biz kış günü muz yemeyeceğiz ama herkes portakal yiyecek.

Bazı aç gözlü, dünya malına tapan, İslam’dan nasibi olmayanlar, bu gibi söylemleri hiç sevmiyorlar ve hemen “Efendim, benimle mi kazandılar… onlar da vaktinde çalışsalarmış… milleti tembelliğe mi alıştıralım…” gibi söylemler içine giriyorlar.

Cevabım şudur: Yok onlar seninle kazanmadı, sen onlarla kazandın. Sen onlar sayesinde bir şeylerin sahibi oldun. Al sana delil:

“Bana zayıflarınızı arayın. Zira sizler, zayıflarınız sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)

Allah, bu ümmete, zayıflarının duaları, namazları ve ihlâsları sebebiyle yardım eder.” (Nesai)

Neymiş kardeşim senin rızıklandırılma ve yardım görme sebebin: Senin zayıf diye gördüğün insanlar, tabir-i caizse horlananlar. O yüzden Konyalı tabiriyle kubuzlanmaya gerek yok, kazandığını sadece kendi çalışmanın karşılığı sayma ve lüks yaşamayı, ev parasına aldığın gemi gibi arabaları, firavunu imrendirecek ultra, süper, mega lüks daireni bırak da paylaş. Zaten bunun zorundasın: Bak ayette de Rabbimiz ne diyor:

“Onların mallarında isteyen ve isteyemeyenler için bir hak (pay) vardır.” (Zâriyât Suresi 19. Ayet Meali)

Demek ki neymiş? Malının, paranın tamamı senin değilmiş. Senin malının, paranın içinde başkalarının da hakkı varmış. Peki, inat eder ve vermezsen ne olur? En açık örneği Karun. Altın dolu odalarının anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk taşırdı. Zekât vermedi, “Ben kazandım” dedi ve sarayıyla, altınlarıyla beraber yerin dibine batırıldı. Ayette de bu tür insanlar için tehdit açık:

Bu toplanıp saklanan altının, gümüşün cehennem ateşinde kızdırılıp, onların alınlarının, böğürlerinin ve sırtlarının damgalanacağı gün, bu günahkarlara “İşte kendiniz için topladığınız hazineler” denecek. “Şimdi tadın bakalım, sarılıp sakladığınız hazinelerin başınıza açtığı belanın tadını!” (Tevbe Suresi 35. Ayet Meali)

Değer mi? Ölünce seni terk edecek ve hesabını vereceğin belki azabını çekeceğin mal için Allah’ın tehdidine maruz kalmaya değer mi? Değmez. İşte Peygamberden geçen yazılarda da verdiğim içimizi ferahlatan bir örnek:

Hazreti Peygamber, Bilal’in bulunduğu yere girdi. Onun yanında bir hurma yığını vardı. “Bu ne böyle Bilal?” dedi. O da “Ey Allah’ın Elçisi, senin ve misafirlerin için ayırdıklarımdır” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu hurma yığını sebebiyle bir cehennem rüzgarının üzerine esmesinden korkmaz mısın? İnfak et ey Bilal, Arşın Sahibi’nin azaltacağından korkma!” buyurdu.” (Müsned-i Şihab)

Azaltmaz korkmayın. Tam tersine şükrederseniz, yani paylaşır, infak eder, dağıtırsanız artırır da. Hazine O’nun hazinesi, vermekle eksilmez ki esirgesin. Siz verirseniz O da verir. Bakın ne diyor Mevla:

Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artıracağım.” (İbrahim Suresi 7. Ayet) Yani dilin ve kalbin şükreder, elinde infak ederse malın, paran artacak, daha da gelecek. Yani daha fazla çabalamana, geceleri uykunu kaybetmene, doları euroyu dert etmene gerek yok.

Bir de şükretmezsen, infak etmezsen, muhtaçları görmezsen, kazandığını kendinden bilirsen: “Şâyet nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim Suresi 7. Ayet)

Uzun sözün kısası, önümüze o çıkıyor ki:

Helalinden kazanmak için çalışın, çabalayın. Asli ihtiyaçlarınızı lükse, israfa kaçmadan karşılayın. Artanı da biriktirmeden, yığmadan garibanlarla, zayıf olanlarla paylaşın.

Dünya da böyle daha güzeldir, cennetin yolu da böyle daha kolaydır.

 

> Yeni Meram >Yazarlar > ŞÜKÜR EDİYOR MUSUNUZ?
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Meram'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ MERAM veya yenimeram.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.