Admin

HER DÜĞÜN GÜZELDİR, LAKİN…

Admin

Düğün davullarının beyninizin içinde, “güm…güm…güm…” diye vurması ne demektir bilir misiniz? Şöyle neşeli tarafından, ağız tadıyla bir düğün olamaz mıydı diye hayıflananlarımız az mı?

Oğlu mahzun olmasın, mutlu olsun diye, kız tarafından gelen her şeye evet demiş bir baba ne yapar?

Yüzü güler, lakin içi kan ağlar bir şekilde dolaşır durur düğün salonunda…

Düğün her genç kızın rüyası derlerdi bir zamanlar. Her genç kızın rüyasına, reklamcılar, “ Her genç kızın rüyası Zetina Dikiş Makinası” sloganını eklemekte gecikmemişlerdi.

60’lı yıllarda, Dikiş Makinası, Buzdolabı kadar, radyo kadar önemliydi.

Bazı zamanlarda hepsinden daha fazla önceliği vardı…

Hele birde gelin hanım dikişten-nakıştan anlıyorsa…

En aksi, en huysuz, en geçimsiz kaynanalar bile, “gelinim diye demiyorum…” diye başlayan övgü cümlelerini sıralamaktan kendilerini alamazlardı!

Evlilik tekliflerine gelince; Çok daha eskilerde, delikanlı, evlenmek istediği genç kıza, “ Dest-i izdivacınıza talibim efendim!” demezse, genç kız, delikanlının yüzüne dahi bakmazdı!

Hadi canım sende, olmaz öyle şey diye konuşacaklar varsa, rahmetli Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, “Kuyruklu Yıldız altında bir İzdivaç” adlı eseri gibi eserler şahidimiz.

Günümüzde, evliliği değişik bir seremoniye, eğlenceye dönüştürenler batı tarzı evlilik tekliflerini kendilerine göre yorumlayıp, yeni serenatlar icat ediyorlar, Batı usulü diz çökmeler adım başı, ilanı aşklar için akla hayale gelmeyen yer ve mekanlar seçiliyor. Sürpriz ötesi evlenme teklifleri yapılıyor ve yapılmaya devam ediliyor.

Evlilik şova dönüşüyor. Bütün dünya görsün, bilsin, hafızasına kazısın isteniyor adeta….

İki gönül bir olduktan sonra ne gerek var onca şamataya, reklama, patırtıya-gürültüye devri çoktan kapandı! Bir lokmayı bölüşmeye razıyım diyenler, seninle olduğum, oturduğum her yer bana saraydır, köşktür diyenlere de rastlamak artık mümkün değil.

O eski, samimi ifadelerin üzerinden değil yıllar, asırlar geçmiş gibi.

Bir zamanlar; Telli duvaklı gelin olmak, baba evinden gelinliği ile çıkıp evliliğe adım atmak, genç kızların vazgeçilmeziydi.

Delikanlılar içinde, müstakbel eşiyle davullu-zurnalı toy düğünle evlenmek, gurur verici bir olaydı.

O yıllar bir başkaydı. Sevdiğine verilmediği için, alıp bohçasını kaçan kızların, sevdiği kızı kaçıran delikanlıların hikayeleri şehir efsanesi gibi anlatılırdı.

Kızların ve delikanlıların küçük kardeşleri, müstakbel yengeleri ve enişteleri arasındaki haberleşme trafiğinin en sevimli ve en masum habercileriydiler. Yazılan mektupları kimselere göstermeden taşırlar, bazen yakalanırlar, ancak yinede o mutluluğun bir parçası olmaktan geri durmazlardı.

O yıllarda değil cep telefonu, evlerde dahi telefon yoktu.

Mektuplar, şiirler, küçük notlar, sevgi dolu birkaç satır o devrin gençlerinin aşklarını perçinlerdi.

Aşkın, sevdanın, sevmenin, yuva kurmaya doğru atılan adımların bir anlamı vardı.

Damadın içki-kumar gibi kötü alışkanlıklarının olmaması, mahallesinde gözü yerde, işinde-gücünde, kimseyle kavga ve münakaşa etmeyen bir tabiata sahip olması ve bunun teyit edilmesi, o aileye kabulü demekti. Düzenli bir işi olması, dürüstlüğü, efendiliği tercih sebebiydi.

Gelin olacak kızların, kavgacı ve geçimsiz olarak tanınmaması, hanım hanımcık biri olarak bilinmesi, hele anlatanların ağzı var, dili yok, tam sizin ailenize göre diye anlatması, kapılarının çalınmasına, Allah’ın emri, Peygamberin kavli denmesine sebep olurdu.

Genel olarak, o yılların düğünleri, görücü usulüyle olur, evliliklere aileler tarafından onay çıkmasıyla gerçekleşebilirdi.

Bugün görücü usulü mü, Allah korusun, Allah yazdıysa bozsun diyen gençler aramadığınız kadar çok.

O dönemler dediğimiz dönemlerin üzerinden bizim nesle göre tam yarım asır geçti sevgili okurlar.

Daha sonraki yıllarda, işin içine halalar, teyzeler, yengeler, kırk yıllık komşular karışmaya, mutlulukla sonuçlanması beklenen bir çok düğün hikayesi ya sarraflarda, yada üst-baş alınan yerlerde sona ermeye başladı.

Şu kadar gram altın, şu kadar bilezik, gerdanlık, küpe, yüzük olmazsa bu iş olmaz diye direten babalar, analar, akrabalar, kendine güvenmeyen kızımızı istemeye gelmesin diyen hısım-akrabadan kadınların mutlulukların önüne aşılmaz setler çektiği dönemler yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.

Bu düşünceler, bu karışma hevesleri, kaş yaparken göz çıkarmalar, mutluluğa vesile olacağız derken mutlulukların önüne hiç beklenmedik anda geçiverenler nedense yaşanan onca olaya rağmen, o olaylardan ne ders aldılar, ne de ders çıkardılar.

Bugün, düğünlerin kolaylaştırılmasının Cuma hutbelerine taşındığı günlerdeyiz.

Lakin, bizim öyle hutbe filan dinleyecek, ikazlara aldıracak halimiz yok.

Alem ne der, el alem ne der?

Hısım-akraba ne konuşur?

Komşular nasıl dedikodu yapar hesaplarından,

Evlatlarımızın mutluluğunu düşünmeye zamanımız kalmıyor!

El birliğiyle, cümbür cemaat düğünleri zorlaştırmakla elimize ne geçiyor bilmem!

Evlenenlerin, evlenenlere destek olacakların durumu ortadayken, biliniyorken yorgunu yokuşa sürmenin alemi var mı?

Bu işleri kendisine vazife gibi gören hısım-akraba, eş-dost, bu gençlerin mutluluklarını istemiyorlar mı?

Adamın hali perişan, borç-harç duman olmuş, pilav dökmeden olmaz diye diretenler, o pilavı nasıl yiyebiliyorlar hiç düşündünüz mü?

Sarraflarda, gelinin hakkını koruma adına, olay çıkaran, neden olmasın, öyle oluversin diyemeyen akrabalar o mutluluğun neresindeler?

Her düğün güzeldir, güzeldir lakin…

Gençler mi muratlarına erecekler, yoksa düğünleri zorlaştıranlar mı?

Söz sizin, yorum sizin!

Yazarın Diğer Yazıları