Admin

'Korkma, Sönmez... Al Sancan' ve 16 Mart Manastırlı Hamdi

Admin

■ Attığınız tokada karşılık vermeyen kişiden sakının: O hem sizi bağışlamaz hem de kendinizi bağışlamanıza olanak bırakmaz.”

■ Toros Dağlarının tepelerinde tek bir Türkmen evinin bacası tüter halde kalmış ise, ben bu milletten umudumu kesmem, Bayrağımı göğsüme sarar, milletimin istiklali uğruna ölürüm. (Mustafa Kemal Atatürk)

***

Mustafa Kemal, 16 Mart 1920 saat 10.00 sıralarında Ankara Telgrafhanesi’nde, adına geçilen telgraf metnini okurken düşünceliydi. Bir yanlışlık olup olmadığını anlamak için, metni bir kez daha okudu;

“ Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolunu İngilizler bastı. Oradaki askerlerle çarpıştılar. İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgi için arz olunur. “ (Manastırlı Hamdi)

....

İstanbul Merkez Postanesinden Manastırlı Hamdi Bey, edindiği bilgileri aktarmaya devam ediyor; ama arada bir, yazışma kesiliyordu. Mustafa Kemal daha fazla bilgi istiyor ve bekliyordu. İşgal yerel miydi, yoksa bütün İstanbul’u mu kapsıyordu? Silahlı bir karşı koyma olmuş muydu, yoksa bir baskın tarzında mı olmuştu her şey?

Bu sorulara yanıt ararken Manastırlı Hamdi Bey olayları aktarmaya devam ediyordu:

■ Harbiye Telgrafhanesi’ni de İngiliz deniz askerleri işgal edip teli kestiği gibi, şimdi bir taraftan Tophane’yi işgal ediyor diğer taraftan da zırhlılardan asker çıkarıyorlar. Sabahki çarpışmada 6 şehit ve 15 yaralımız vardır. Paşa hazretleri emirlerinizi bekliyorum.

...

Manastırlı Hamdi’nin hizmetleri daha sonra da sür git devam etti; İsmet Paşa, Batı Cephesi Komutanlığı’na atandığı zaman karargâhı için bir telgrafçı gerekmişti. En uygun aday da Manastırlı Hamdi Bey’di. Manastırlı Hamdi Bey de İsmet Paşa’ya “hayır” diyemedi. Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktaları arasında sayılan I. ve II. İnönü zaferlerinin müjdesini, top sesleri arasında, karargâhtan Ankara’ya ulaştıran, Manastırlı Hamdi Bey olmuştu.

Meclis Başkanı Mustafa Kemal’in kutlama mesajını alıp İsmet Paşa’ya ulaştıran yine Manastırlı Hamdi Bey’di.

...

Ondan kimi anılar; “ ...Yolda Hamdi Bey, Eskişehir’den dönmekte olan Bekir Sami Bey ile karşılaştı. Bekir Sami Bey, Mustafa Kemal’in gönderdiğini söyleyerek bir zarf içinde, kendisine 250 lira verdi ve Ankara’da beklendiğini bildirdi.

Bilecik üzerinden trenle Ankara’ya ulaşan Manastırlı Hamdi, geçici olarak Ziraat Okulu’nda yer alan Heyeti Temsiliye Karargâhı’na gitti; Mustafa Kemal’in çalıştığı odaya alındı. Odada, ayakta duran iki kişi vardı: Biri üniformalı, diğeri sivil giyimliydi. Manastırlı Hamdi Bey, ikisini de tanımıyordu. Acaba bunlardan hangisi Mustafa Kemal idi? Mustafa Kemal, onun bu düşüncelerini anlamış gibi, ona doğru bir adım attı ve elini uzatarak “Hoş geldin oğlum” dedi. Daha sonra İsmet Paşa’ya dönerek: “İşte kahraman çocuğumuz Manastırlı Hamdi. Büyük hizmetlerini gördük. Sevgimize layıktır” dedi.

Mustafa Kemal, daha sonra onu oturtarak başından geçenlerin öyküsünü dinledi. Yemeğe alıkoydu. Yemekten sonra karargâhta kendisi için bir telgrafhane kurulmasını istedi. Manastırlı Hamdi bu isteği yerine getirerek Mustafa Kemal’in telgrafçısı oldu. Paşa’nın büyük önem taşıyan mesajları, hep onun maniplesinden yurda dağılıyor, yine vatanseverlerin mesajları buraya geliyordu.

...

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Manastırlı Hamdi Bey çeşitli görevlerde bulundu, daha sonra evlenerek Konya’ya yerleşti. Bu arada İstiklâl Madalyasıyla onurlandırıldı; soyadı yasası çıkınca Atatürk Manastırlı Hamdi Bey’e, İstanbul’un işgalini anımsatan ‘Mart onaltı’ soyadını verdi.

Atatürk, çıktığı yurt gezilerinde Konya’ya uğradıkça Manastırlı karşılayıcılar içinde yer alırdı. Büyük Nutukta İstanbul’un işgalini anlattıktan sonra kendisine acı olayı bildiren telgrafçı Manastırlı Hamdi Bey için dedi ki;

■ Bu hamiyetli ve cesur Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı İstanbul’da geçen bu acı olayları öğrenmek için, kim bilir ne zamana kadar bekleyip duracaktık.

( Büyük Nutuk, sayfa,295)

...

■ Bu vatansever ve yiğit kişi, Manastırlı Hamdi efendi olmasaydı, İstanbul’da geçen acı olaylardan haber almak için kim bilir ne kadar beklemek zorunda kalacaktık. Bakan, Meb'us, Komutan ve örgütlerimizdekiler içinden bir kişi çıkıp zamanında bize haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki tümünü şaşkınlık ve korku kaplamıştı. bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş oldukları yargısına varmak bilmem ki doğru olur mu? Telgraf memuru Hamdi Efendi sonradan Ankara’ya gelerek karargâhımız telgraf memurluğunu yapmıştır. kendisine borçlu olduğum teşekkürü herkesin önünde belirtmeyi millî ve vatani ödevlerimden sayarım.( Büyük Nutuk- Mustafa Kemal)

...

Manastırlı Hamdi bey, 1881 yılında Makedonya'nın Manastır kentinde doğdu, 1911’de Dere-i Bala Kasabası'nda telgraf memurluğuna başladı. Ancak 1912’de Sırpların Manastır’ı işgal etmesi üzerine diğer Türkler gibi, ailesi de İstanbul’a göç etti. Günlerce iş aradıktan sonra, 1919’da İstanbul Merkez Postanesi’nde telgraf memuru olarak göreve başladı; 16 Mart 1920’de İngilizler’in İstanbul’u işgali sırasında, işgali güç koşullar altında Mustafa Kemal’e bildirdi.

...

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrası, Manastırlı Hamdi Bey çeşitli görevlerde bulundu, daha sonra evlenerek Konya’ya yerleşti. İstiklal Madalyası ile taltif edildi. Soyadı yasası çıkınca Atatürk, İstanbul’un işgal günü 16 Mart'ı anımsatma bağlamında ‘Martonaltı’ soyadını verdi, 9 Aralık 1945’de, çok sevdiği Mevlana’nın diyarı Konya’da yaşama gözlerini yumdu; Kent Mezarlarından Musalla’da toprağa verildi.

Ruhu Şad olsun!

***

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.” (Mehmet Akif)

...

“Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!

Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.

Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

(Mehmet Akif)

---

“Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;

Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk'ın,

Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın.”

(Mehmet Akif)

---

Garp Cephesi Komutanı Albay İsmet, (İnönü) Milli Eğitim Bakanlığı'na ulusal marş yazılıp bestelenmesini önerdi. Açılan yarışmaya 724 şairin eseri katıldı, ancak hiçbirinin Kurtuluş Savaşının heyecanını yansıtmadığı sonucuna varıldı. Bunun üzerine Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, milletvekili olan Mehmet Akif'ten yarışmaya katılmasını istedi, ancak o günkü parayla 500 lira ödüllü yarışmaya kıssadan hisse yanıt verdi;

“Milli duygular parayla ifade edilmez”

---

“Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.

Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.”

(Mehmet Akif)

---

Mehmet Akif, para ödüllü marşı, anlayışıyla çeliştiği için kabul etmedi. Hamdullah Suphi, Mehmet Akif'i yarışmayı kazandığı takdirde kendisine ücret ödenmeyeceği konusunda ikna etti. Bunun üzerine “Kahraman Orduya” adadığı "Korkma, sönmez" diye başlayan ve Meclisin alkışlarla kabul ettiği marşı yazdı; Osman Zeki Üngör besteledi. Akif'e beste ve güfte arasında uygunluk sorunları olduğunu bir başka marş yazılması gerektiği bildirilince dillere destan tarihi yanıtını verdi;

"İstiklal Marşı bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Ben de bir daha yazamam. Yazmak için, o günleri görmek, yaşamak gerekir. Marş o günlerin koşullarında yazılmıştı. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırtmasın."

---

“Ruhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:

Değmesin mabedimin göğsüne nâ-mahrem eli!

Bu ezanlar-ki , şehadetleri dinin temeli,

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.

Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;

Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;

O zaman yükselerek arşa değer belki başım!”

(Mehmet Akif)

---

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,

Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!”

(Mehmet Akif)

...

Mehmet Akif, 1873’de İstanbul'da doğdu; 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü. Bir Medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını verdi, sözcük anlaşılmadığı için çevresi onu hep "Âkif" diye çağırdı, böylece ulusal şair Mehmet Akif’in onay gördüğü künyesi biçimlenmiş oldu.

Babası Arnavutluk Şuşise köyünden, annesi ise aslen Buhara’ lıdır. İlköğrenimine Fatih'te Emir Buhari mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti'ne bağlı İptidaiyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi. İslami bilgiler ve Arapça alanında babası yetiştirdi. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camiinde, İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mülkiye'nin idadisinde (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesneviler şair Hersekli Arif Hikmet tarafından övgüyle karşıladı. Babasının ölümü, evlerinin yanması üzerine yüksek okul seçmek zorunda kaldı.

Baytar Mektebine girdi, birincilikle bitirdi.

...

Tarihin Sayfaları çeviriyor, 12 Mart 1921’e gidiyoruz.İstiklal Marşımızın sözlerini yazan Mehmet Akif, Edebiyatımıza damgasını vuran soluklu büyük şair ve bir bakıma da Kurtuluş Savaşı kahramanlarındandır. Birinci Dünya Savaşında İstanbul’un işgali üzerine Ankara'ya kaçtı ve Ulusal Mücadele'ye katıldı, güç koşullarda yürütülen Kurtuluş Savaşına katkıda bulundu. Cumhuriyet ilanı sonrası yanlış anlaşılmasına üzülerek Mısır'a gitti ve 11 yıl kaldıktan sonra siroza yakalanıp yeniden İstanbul'a döndü; Cumhuriyet yönetimince saygıyla karşılandı.

...

Mehmet Akif'in devrimleri inançlarına aykırı gördüğü ve şapka giymemek için Mısır'a gittiği öne sürüldü. Oysa Akif’in devrimlere karşı bir tutumu olmadığı ortaya çıktı; şapka konusunda da iddiaların gerçeği yansıtmadığı anlaşıldı. Nitekim hastalanan Mehmet Akif, Mısır'dan İstanbul'a dönüşünde vapurdan inerken başında şapkası vardı.

Ruhu şad olsun...

Yazarın Diğer Yazıları