'İSTİYORSAN HAKK'A VARMAYI…'
Admin
Yunus Emre, “ Bana seni gerek seni” şiirinde diyor ki, “ Aşkın aldı benden beni /Bana seni gerek seni / Ben yanarım dün ü günü /Bana seni gerek seni”
“Ne varlığa sevinirim / Ne yokluğa yerinirim / Aşkın ile avunurum / Bana seni gerek seni”
“Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni”
Diye öyle bir başlamış ki;
Hakka varmayı, Hakka ulaşmayı her şeyin önüne koyarken,
“ Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi için / Gönüller dost evi için / Gönüller yapmaya geldim” derken de gönül almaya, gönül yapmaya, gönülleri Hak sevgisine ısındırmaya geldiğini anlatmış dolaştığı her köşede.
Biz, gönül almayı unuttuk!
Biz, gülümsemeyi unuttuk!
Biz, tebessüm etmeyi bile neredeyse merasimlere bağlayacağız!
İnsanları hırpalamaktan, laf giydirmekten, hakaret etmekten, tartışmaktan, kendimizi her şekilde haklı çıkarmaktan neden kendimizi alamıyoruz?
Bu neyin yarışıdır?
Yarıştığımız kim?
Üstünlük sağlamaya kalkıştığımız, ezmeye çalıştığımız kim?
Küfrettiklerimiz kim?
El-kol hareketleri yaptıklarımız kim?
Yetmezse tekme-sille tokat giriştiklerimiz kim yada kimler?
Hakimiyetimizi, üstünlüğümüzü ispata kalkıştıklarımız arasında kimler var?
Ya o kırdığımız, yıktığımız gönüller?
Yazıklar olsun hepimize!
Futbol kavgası, parti kavgası, mahalle kavgası, fikir münakaşası, söz dalaşı ne yapıyoruz biz?
“Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır” diyen Hz. Mevlana’yı anladık diyenler, nerelerdesiniz?
Biz hatırşinas Türk Milletinin evlatları değil miyiz?
Dost değil miyiz? Arkadaş değil miyiz? Kardeş değil miyiz?
Kimler bizi bu hale getirdi?
Kimler bizi bu denli birbirimize düşürdü?
Kavgaları ayıran, olaylara seyirci kalmayan, hatırı sayılan, hatırından vazgeçilmeyen o insanlar nerelere gittiler?
Burnundan soluyan, sabır sınırı sıfır noktasında olan, anlamadan dinlemeden kaldırıp vuran, sövdükçe cesaretlenen bu insanları kim yetiştirdi, kim bunların sırtını sıvazlayıp, kışkırtıp kendi kardeşlerinin üzerine gönderdi?
Nereye gitti Türk Milletinin o güzel hasletleri?
Yüzünüzden düşen bin parça bir haldeyken…
Her söyleneni en olmadık yerlere çekme havasından kendinizi kurtaramadıysanız…
Ağzınızdan tek olumlu, tek hayırlı bir söz çıkmıyorsa…
Bırakın gönül almayı,
Gönülleri kırıp dökerek,
Paramparça ederek rahatladığınızı düşünüyorsanız,
Beş vakit namaz kılıyor olmanız,
Bilmem kaç sefer umreye, hacca gitmiş olmanız
Sizi o incittiğiniz kalpler nezdinde kurtarabilir mi?
Bizi yaratan;
Ne bizim kılığımıza,
Ne kıyafetimize,
Ne mesleğimize,
Ne paramıza-pulumuza,
Ne malımıza-mülkümüze,
Nede çokluğu ile övündüğümüz sülalemize, çevremize bakmıyor!
Baktığı, nazar ettiği yer neresi biliyor musunuz?
Kalbimiz!
Kalbimizden başka bir yer değil!
Ah Gönül almak ah!
İnsan gönüllerine girmek bu kadar mı zor?
Gönül alıcı sözler söylemek imkansız mı?
Sabırlı ve hoşgörülü davranmak bu kadar mı zor?
Anlayışlı davranarak insan gönüllerine sular serpmek elimizde değil mi?
Hani sevgi ve saygı dairesinden dışarıya çıkmamak şiarımızdı!
Hani tevazu sahibi olmayı kimselere bırakmıyorduk!
Baştanbaşa yalan olan dünyada;
İçten ve samimi davranmak yalan olmamalı!
Sevgili okurlar
Bizler iyi huylarımızı, tatlı sözlerimizi, gönül almalarımızı, kibar ne nazik davranışlarımızı, dostluğumuzu, arkadaşlığımızı, vefamızı, sevgimizi kime saklıyoruz?
Ölüm döşeğinde, son nefesimizi vermeye saniyeler kala, dünyaya ve sevdiklerimize elveda dediğimiz o son ana mı?
Hakka varmayı, Hakkın kapısına ulaşmayı samimi olarak istiyor ve diliyorsak, gönül almayı, gönülleri kırmamayı, gönülleri imar etmeyi kendimize iş edineceğiz ve bir meslek ölçüsünde göreceğiz.
Hz. Mevlana, bu konuda bakın ne diyor, “ İstiyorsan HAKK'a varmayı, meslek edin gönül almayı...”