'Hazine Halkın Hayır Duasıdır'
Admin
■ Hükümdarlar haksız olarak bir köylüden bir yumurta alırsa, adamları köylünün bütün yumurtalarını alır. (Sadi)
***
Şöyle yakın tarihe doğru bir yolculuğa çıkalım ve Soma’ya dek gelelim. O yürekleri yakan Maden faciasından arta kalan kimi anılar yıllarca silinmeyecek. Faciadan sağ olarak kurtulan maden işçisi Murat Yalçının yaşadığı travmaya karşın Devlet malına sahip çıkması bir “ezber bozma” yaklaşımı dersidir.
Murat Yalçın çamurlu çizmeleriyle sedyeye yatırılırken söyledikleri yankı uyandırdı:
"Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin."
....
Söz konusu davranışıyla ünlenen ödül olarak Şanlı Urfa Müftülüğünce Ümre’ye gönderilmesi kararlaştırılan yiğit işçi kendisini ziyaret edenlere daha da açıklık getirdi.”
"Bizler çamurladık, bir arkadaş (bu sedyeyle) temiz çıkar dedik. Biraz ondan da oldu. Temizlik imandan gelir. Şükür Allah'a Müslüman’ız. Devletin malına zarar vermek iyi değil. Onlar bizim için gelmişler, bizim için koşturuyorlar sabaha kadar, Allah razı olsun."
...
Buradan şuraya gelmek istiyorum. Nedense çoğunluk kömür gazisi Murat Yalçın kadar olamadı ve devlet malına sahip çıkamadı.
Halkımızın Kamu yönetimine hep olumsuz bakması, imparatorluk dönemindeki bürokrasi halk uyuşmazlığından kaynaklanıyor. Söz konusu olumsuzluğu dile getiren halk söylemlerinden bazıları;
■Hükümetin ayağının bastığı yerde ot bitmez.
■ Devletin malı deniz, yemeyen domuz.
■ Allah kimseyi, hakime, hekime, hükümete muhtaç etmesin.
Oysa halk çoğu zaman devleti hep “baba” olarak benimsemiş, devlet baba yakla¬şı¬mıy¬la saygı ve sevgisini ifade etmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde iş başında bulunanlarla halk arasında olumlu bağlantılar kurulmuş, yönetim hep yönetilenlerin yararına çalışmıştır. Aşık paşazade tarihinde, hükümdar için en önemli şeyin reayanın (halkın) hayır duası olduğu vurgulanmıştır.
...
Ariflerden birine sormuşlar;
“Padişahlara hazine gerek midir?”
Arif’in yanıtı şöyledir;
“Bir asıl hazine vardır, ol gerektirir reayanın hayır duaları padişaha asıl hazinedir.”
Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın “Devlet Adamlarına Öğütler” adındaki kitabında, padişahların halk sevgisi dile getirilmektedir;
“Velinimet fil–hakika reayadır ki, anlar ziraatle, çiftçilik emrinde huzur ve istirahatı kendilerine haram ederek edindikleri nimetlerle bizi doyuruyorlar.”
...
Osmanlı toplum düzeninin geliştirdiği, yönetim ile halk arasındaki anlayışı kurumsal bir yaklaşım olarak değerlendirilmemelidir.
Dönemin özellikleri hükümdar ile ona bağlı yönetimin bütün işlevlerini başarıyla yerine getirmeleridir. Kerim Devlet anlayışı, halkı gözeten ve koruyan bir yönetimi öngörmektedir. Tarım ve el sanatlarına dayalı üretim, en üst düzeyde gerçekleşirken halk, can ve mal güvenliği içinde eşitlik ve adalet ilkelerinin uygulandığı ortamda mutluluk içinde yaşamaktadır. Ancak, bu düzen devam edememiş XVII. Yüzyıldan itibaren toplumsal ve ekonomik alanlardaki yozlaşmalar yönetime de yansımıştır.
...
Kerim Devlet yaklaşımı, yerini giderek halka karşı olan, onu horlayan, soyan ve ezen Ceberut Devlet anlayışına bırakmıştır.
Ekonomik bunalım içindeki halkın sırtına, üstüne üstlük yeni vergiler yüklenmiş, oranları artırılmış, toplama işlemi de mültezimlere satılmıştır. Mültezimler devlete ödediklerinden çok daha fazlasını alabilmek için, halka ve esnafa yeni yüklemelerde bulunmuşlardır. hizmet yerine, soyma yarışına girmişlerdir.
Sultan I. Ahmet Adalet Fermanında yozlaşma ve sapmadan yakınmaktadır. III. Selim de, yönetimin baskı ve sömürüsünün önlenmesi için Sadaret Kaymakamına yazdığı yazıda gerçekleri dile getirmiş, rüşvet alanların kıyılacağı açıklanmıştır. Tanzimat’ta yönetim–halk ilişkileri önem kazanmış, II. Mahmut‘la Osmanlı bürokrasisi oluşmaya başlamıştır.
...
“Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu,
Gelir de adl-i İlahi sorar Ömer’den onu”
Adalete ve devlet adamlığının duyarlı yükümlülüklerine vurgu yapmak isteyen siyasilerce ve köşe kadılarınca kullanılan bu dizeye Mehmet Akif Ersoy, bir kitabında yer vermiştir. Hz. Ömer’in, günümüz Türkçesiyle aruz vezninde bu kadar güzel bir dizeyi ortaya koyduğunu iddia etmek abesle iştigaldir. Hz. Ömer “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu, Gelir de adl-i İlahi sorar Ömer’den onu” ifadesini birebir kullanmış mıdır bilinmez; ancak, Hz. Ömer’i bu sözlerle konuşturan Mehmet Akif’in kendisidir.
...
Hz. Ali anlatıyor;
“Bir gün Ömer’i, binekli olarak ve telaş içinde, hızlı hızlı giderken gördüm; “Ya emire’l-müminin nereye gidiyorsun?” diye sordum. “Devlete ait develerden biri kaçmış, onu aramaya gidiyorum” diye yanıt verdi. O zaman ben: “İnan ki, senden sonra bu milleti yönetecek olanlara ağır bir yük bırakıyorsun! Herkes senin yaptığını yapamaz!” dedim. Bunun üzerine konuştu:
“Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamı, hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa (ya da bir kurt bir koyunu kapsa) kıyamet gününde hesabı Ömer’den sorulur!”
Kimi yazar bu vecizeye/dizeye köşesinde yer vermiş. Bu dizelerin tevekkülle bir ilgisi bulunmamakta olup, devlet erkanının vatandaşlara karşı sorumluluğu ve bu mesuliyetin ağırlığını ön plana çıkarılmıştır.
Hz. Ali’den rivayet olunan ve Mehmet Akif’in Hz. Abbas’tan dilinden aktardığı olayı daha da belirsiz hale getirip, biraz daha dramatize etmiş.
...
■ Mehmet Akif', konuya ilişkin, 1910 yılında Sırâtımüstakim Dergisinde, 1911 yılında ise I. Safahat'ta yayımlanan "Kocakarı ile Ömer" adlı şiiri, onun en başarılı şiirlerden biri olarak kabul edilir. Bu şiir hem Türk aydınları, hem de geniş halk kitleleri üzerinde büyük yankılar uyandırmıştır. Türk aydınları, bu şiirde çizilen, Hz. Ömer devri İslâm toplumunun ideal özelliklerine, bu toplumdaki devlet-halk, yönetici-yönetilen münasabetine hayran olmuştur. Bu şiir, Hz. Ömer devrinde ulaşılan sosyal devlet anlayışını ortaya koyması açısından da çok önemlidir. Bu yüzdendir ki, gerek şiirin yazılıp yayımlandığı İmparatorluk, gerekse Cumhuriyet Türkiye?sinde birçok yönetici-aydın, Hz. Ömer gibi mesuliyet duygusuna sahip bir yönetici olmayı hayal etmiş, hiç değilse öyle görünmeyi arzulamıştır. Bu sebeple, Akif'in bu meşhur şiirinde geçen,
Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
mısraları, küçük bir değişiklikle,
Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i İlâhî sorar bizden onu!
şekline girerek dillerden düşmemiş; meydanlarda geniş halk kitlelerini, iyi bir yönetici olacakları konusunda ikna etmek için ter dökenler tarafından ısrarla kullanılmıştır.
Biz bütün bunları bir yana bırakarak, Akif'in bu meşhur şiirine konu olan hâdiseyi, o muztarip şairin dilinden bir daha dinlemek, üzerinde düşünmek ve genç nesilleri Asr-ı Saadet'ten bir tablo ile yüz yüze getirmek.
Akif'in şiirine konu olan hâdise, Hz. Ömer devrinde cereyan eder. Hâdiseyi bize, İslâm tarihlerinde, Peygamberimiz?in amcası Hz. Abbas anlatır. Bu çarpıcı hâdiseyi şiirleştirmek de Akif'e nasip olur.
...
Hz. Ömer'in halifeliği devrinde (634-644) bir gece, Hz. Abbas evinden çıkar. Devlet başkanı konumunda olan Hz. Ömer'i görmek, ziyaret etmek ister. Akşam olmuş, gece epeyce ilerlemiştir. Hz. Abbas, Medine'nin ıssız sokaklarından, Hz. Ömer'in evine doğru ilerlerken, karanlığın içinde bembeyaz bir hırkaya bürünmüş, heybetli heybetli yürüyen bir adamla karşılaşır, selâmlaşırlar. Kâinatın Efendisi'nin amcası, bir bakar ki, karşısındaki Hz. Ömer'dir. Ona, ?Ya Ömer! Böyle geç vakit, bu ne iş, diye sorar. Hz. Ömer, Medine'nin mahallelerini dolaşmaya çıktığını söyler ve gel beraber dolaşalım diye onu da davet eder. İki büyük insan, Medine sokaklarını birlikte dolaşmaya başlar. Etraf, büyük bir sessizlik içindedir. Medine, huzur içinde uyumaktadır. Çünkü başında, insanlık tarihine adalet timsali olarak geçecek, hükmettiği geniş İslâm coğrafyasına hak ve hukuku hâkim kılacak Hz. Ömer bulunuyor. Hz. Abbas bir huzur içinde uyuyan mutlu ve kutlu beldeye, bir de halifeye bakar. Ömer, o yüce kâmetiyle ona, bir sıyanet meleği, bir nur yığını içinde uyanık bir yıldız gibi görünür. Ömer her evin önünde durur, içerdekilerin haberi olmadan dinler. Böylece, en harap bir yapıyı, en küçük bir evi bile ihmal etmeden, Medine sokaklarını adım adım dolaşırlar. Nihayet evler biter, şehrin dışına çıkarlar. Orada bir çadırla karşılaşırlar.