Faruk Nafiz ve Han Duvarları
Faruk Nafiz ve Han Duvarları - Rıdvan Bülbül - Yeni Meram Gazetesi
“Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar.
Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları.”
( Faruk Nafiz Çamlıbel)
***
Ortaokul ve Liseli yıllarda şiiri doludolu yaşayan bir çizginin insanlarıyız. Geçmiş dönemde iki önemli ders vardı; Edebiyat ve Matematik. Liselerin son sınıfı Edebiyat ve Fen bölümü olarak ikiye ayrılmasının nedeni bundan kaynaklanıyordu.
Konya Lisesinin Edebiyat bölümünde mezun oldum (o dönemde liseler dört yıldı).
Biz dönem olduktan sonra Liseler yeniden üç yıla indirildi. Bir yılımız boşu boşuna harcandı, yazık oldu. Edebiyat bilgisinde Üniversite öğrencilerinin ilerisindeydik. Lisenin sürekli Kültür ve Edebiyat Kolunun Başkanlığı ve dergi editörlüğünü yürüttüm.
Edebiyat bölümünden Haziran döneminde mezun olanların sayısı sadece beşti. Tümümüz yüksek öğrenim gördük. Şimdiler de sınıfta kalma diye bir sorun yok. Kayıt olan herkes sonuçta diploma alıyor. Maalesef Eğitim sistemimiz allak bullak, yaz- boz tahtasına döndü mesela.
---
Şiire, ortaokul sıralarında günün olaylarını iğneleyen maniler yazarak başladım. Ezbere bildiğimiz kimi şiirler vardı; biri de Faruk Nafiz ‘in Han Duvarlarıydı. Bu güzel şiire konu oluşturan tarihi kervansaray Niğde’nin Ulukışla ilçesinde Sadrazam Mehmet Paşa tarafından yaptırıldı. Restorasyon sonrasında Kervansaray girişine Han Duvarları şiirinin yazılmasını vefa örneği olarak algılıyorum.
Han Duvarlarıyla, Faruk Nafiz’in gözlerini Anadolu’ya, yoksul insanımıza çevirmesi bir geleneğin kilometre taşıdır. Ancak ne var ki, sanatsal değerlere yaklaşımımızda maalesef ideolojik tercihler öne çıkmaktadır. Köln Üniversitesi öğretim üyesi Götz’e sormuşlar;
“Nazım Hikmet nasıl bir şairdir?”
Verdiği yanıt çok anlamlı ve önemlidir;
“İyi bir şairdir; zaman zaman Faruk Nafiz’e yaklaşmaktadır.”
---
Faruk Nafiz Çamlıbel, 18 Mayıs 1898’de İstanbul’da doğdu, 8 Kasım 1973’de yaşama veda etti. Hecenin Beş Şairi'nden biridir. TBMM’de VIII., IX., X.ve XI. Dönem İstanbul Milletvekili olarak görev yaptı. İlk ve orta öğretimini Bakırköy Rüştiyesi ile Hadika-i Meşveret İdadisi’de tamamladı. Bir süre tıp öğrenimi gördükten sonra okuldan mezun olmadan ayrıldı ve gazeteciliğe başladı. 1917-1918’de Ati Gazetesi’nin yazı işlerinde çalıştı. 1922’de gazetenin temsilcisi olarak Ankara’ya gitti. 1922’de Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Kayseri’de kaldığı iki yıllık dönemde Milli Mücadele’nin havasını çok yakından yaşadı. Ünlü şairi Behçet Kemal Çağlar Kayseri Lisesi’nde öğrencisi oldu;1924’te Ankara Muallim Mektebi edebiyat öğretmenliğine geçti; ardından Ankara Kız Lisesi'nde öğretmenlik yaptı; 1932’ye kadar yaşadığı Ankara’da cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık etti. 1924’te “Çoban Çeşmesi”, 1928’de
“
Suda Halkalar” adlı kitapları yayınladı.
1931’de Ankara Kız Lisesi’nde coğrafya öğretmeni yapan Azize Hanım ile evlendi. 1932-1946 arasında İstanbul’da edebiyat öğretmenliği yaptı. Vefa, Kabataş Lisesi ve Amerikan Kız Koleji edebiyat öğretmenliklerinde bulundu. Sonra 1946’da siyasete atıldı ve 1946'dan 27 Mayıs 1960'a kadar Demokrat Parti İstanbul milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin ardından tüm milletvekilleri ile birlikte Yassıada'da, daha sonra da Celâl Bayar ve diğer DP milletvekilleriyle Kayseri Kapalı Cezaevi'nde tutuklu kaldı,16 ay sonra aklanarak serbest bırakıldı. Son yıllarını
Arnavutköy’deki evinde geçirdi.Yassıada’da arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı baskıyı
“Zindan Duvarları”
adlı bir şiir ile anlattı ve şiiri kitap olarak yayınladı. Eşinin ani ölümünün üzerine çıktığı Akdeniz gezisinde Samsun vapurunda Kaş - Fethiye arasında seyrederken 8 Kasım 1973’de hayatını kaybetti. Cenazesi, 11 Kasım 1973’te Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.Tek romanı, 1936’da yayımlanan “Yıldız Yağmuru”dur. Bu romanında şair Şuküfe Nihal Hanım’a aşkını dile getirir.
---
Osmanlılarda sanat ve sanatçılara sahip çıkılmıştır. Kimi hükümdarlar onlara Sarayda üst düzeyde görev vererek maddi olanaklarla birlikte rahat çalışmalarını sağlamışlardır. Sanatçıları ve yapıtlarını koruyan kimselere “mesen” denilmektedir. .Bugünkü anlamda sponsorluğun temeli mesenciliğe dayanmaktadır.
Mesen
sözcüğü Roma İmparatoru
Augustus’un
danışmanı ve kültür işleri yönetmeni
Gaius Clinus Maecenas’ın
adından gelmektedir ve çoğu dillere sanat ve bilimin koruyucusu olarak yerleşmiştir. Almanca’da
Maezenatentum
, Fransızca’da
De Mecenat
, İspanyolca’da
Mecenazgo
, İtalyanca’da
Maesenatisme
sözcükleri “sanat koruyuculuğu” anlamını vermektedir.
Hükümdarlar, krallar, prensler toplumun elit tabakası sanat koruyuculuğu işlevini yüzyıllar boyu sürdürmüşlerdir. Avrupa’da sanat koruyuculuğu, çalışmaların ve geleneğin sonucu ortaya çıkmıştır. Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve Avusturya’da devlet kuruluşları ve kişilerin kültür ve sanat alanlarındaki destek ve katkılarının tarihi de oldukça eskidir.
...
“Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim, Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim. Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar, Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar! Ey garip çizgilerle dolu han duvarları, Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!”
( Faruk Nafiz Çamlıbel)
Bakmadan Geçme