YAZARLAR

Sevmek konusunda hep ilk adımı karşıdan bekleriz. Kendimize göre kıstaslarımız, kaidelerimiz, kriterlerimiz ve olmazsa olmazlarımız vardır.

Küsmeye olan meylimiz, kırılganlığımız, hemen bir çok şeyi yanlış anlamaya uygun olan yapımız, kalbimizin sesini bize dinletmez.

Biz sevmesek de, birileri bizi sevsin isteriz. Sevilen olmak, aranan olmak gibi isteklerimizin egoistliğimizden ileri geldiğini çoğu kez kabul dahi etmeyiz.

Birini sevdik mi, sevgimiz sahiplenme üzerinedir. Ancak bu sahiplenme sevgimizi göstermenin kenarından bile geçmez.

Sevdiğimiz birinin, bir başka arkadaşımızla, bizden daha fazla konuşmasına, vakit geçirmesine tahammül edemeyiz!..

Hasetlik ve fesatlık damarlarımız kabarır. Ya işi iyice abartır küser geçeriz, yada konuşsak bile yakamıza küstüğümüzü cümle alem bilir!…

Gönül umduğuna küser gibi emsalsiz laflar dilimize pelesenk olur.

Üç günden fazla küs durulmayacağını hepimiz bilsek de, küslükleri, kindarlıkları özellikle miras gibi, alacak-verecek davaları gibi konularda uzatır, kördüğüme dönüştürür, araya girenleri aralara girdiklerine bin pişman eder, ölürsem gelmesin, salımdan tutmasın, kapımı açmasın gibi lüzumsuz laflarla gönül köprülerini yıkar atarız.

Üç günlük dünya da, bir taşını bile öbür tarafa götüremeyeceğimiz, bir türlü bölüşülemeyen araziler için, evler için kardeş kardeşe düşmekten, sudan sebeplerle birbirimize küsmekten, hak yemekten, insanların hakkını vermemekten de geri durmayız.

Kardeşler ve dostlar arasında sevgi köprüleri kurmak, yıkılan köprüleri tamir etmek, olmadı yeniden inşa etmek çok mu zor soruları hep cevapsız kalır.

Her şeye karışan, burnunu sokan, mutsuzluğu körükleyen, sevgi bağlarını koparmak için sevgi tomurcuklarının arasına elini hoyratça sokan, küslükleri bir ömür boyu haline getiren anneler, babalar, yengeler, teyzeler, halalar, dayılar, amcalar, ağabeyler, enişteler, eltiler, görümceler giden ne götürdü öbür tarafa ki, sizler ne götüreceksiniz?

Sevgi denen kavramı değişik bir hasislik içerisinde paylaşamayan, kimselerle bölüşemeyen bizler, küslüklere kırgınlıklara varan davranışlar sergilemekten kendimizi alamayız.

İnsanların dostluklarını, dost olmalarını kaldıramayan çok insan vardır.

Bir insanın neredeyse dostlarını seçmesine bile müdahale etmeye varan fiillerin içinde buluveririz kendimizi.

Oysa sevmek ve sevilmek için kendimizi sıktığımızdan, ne kendimiz nede dostlarımız rahat eder. Kıskanç bir tabiatınız varsa, dostlarınızı kıskanmaktan kendinizi alamıyorsanız, işiniz zor.

Oysa, dostlarımız ve sevdiklerimiz bize Rabbimizin bir lütfudur. O karşılaştırmış, O sevdirmiştir.

Dost dediğiniz insanlarla aranızda var olan gönül köprülerinin acı-tatlı hatıraları, vefa, sadakat, anlayış ve hoşgörü çerçevesinde oluşan bir geçmişi yok mu?

Yüzünüze bakar bakmaz ne halde olduğunuzu anlayan o dostlarınızdan nasıl vazgeçebilirsiniz?

Kederli ve sevinçli anlarınızda karşılıklı olarak birbirlerinin yanında olanlara dost denmiştir. Dost diye kabul ettiğimiz insanları bir hiç uğruna kırmanın, gücendirmenin bir alemi var mı?

Yok amma, dost dosta işi düştüğünde lazım değilse ne zaman lazım diyor adam. İşi görülmeyince küsüyor. Dediği olmayınca kızıyor. Üstelik anlayıp, dinlemeden ve sebebini sormadan!..

Dostlar birbirini karşılık beklemeden sever. Dostluklar pazara kadar değil, mezara kadar denmiştir. Yerine göre kardeşten ileri olduğu zamanlarda olmuştur.

Hemen herkesin hayatında iki eli kanda olsa dostlarının yardımına koşan insanlar vardır.

Ve bu insanların sayısı eskilerin tabiri ile üçü geçmez.

Dostlarınızla aranızda vefa denen o emsalsiz duygu varsa, inanın en şanslı insan sizsiniz. Böyle bir dostunuz varsa, onu sakın küstürmeyin.

Ancak, dost ve yakın dediklerinizde, iticilik, sevimsizlik, sevgisizlik varsa, inanın o özelliği yüzüne, sözüne ve hareketlerine de yansır diyor büyükler.

Sevgi böyle insanların dilinin ucunda sıkıntılı bir kelime olarak donup kalır.

Her şeye kulp takmaları, geçmişlerini ve nereden geldiklerini unutmaları, etrafında onları seven insanları en basit gerekçelerle kırmaları ve küstürmeleri, sevgisizliklerinin bir nişanesidir.

Sevmek adına çare arama tavsiyeleri böylelerinin canlarını sıkar.

Akıl öğretiyormuş gibi gelir. Yalnızlıklarını, yalnız kalmalarını kendilerinin hazırladığının bilincinde dahi değillerdir.

Mutlu olmanın, mutluluğun rahatsız ettiği bir ruh haline büründüklerinin de farkına varamazlar.

Bu tür insanların yöneticilik yaptığı müesseselerde çalışanlar adeta cehennem azabı yaşar.

Kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, sevgisizlik yüreğine oturmuş olan böyleleri için çalışanında, üreteninde, iş yerini yücelteninde kıymeti harbiyesi yoktur.

Ben olmasam bu işler, olmazdı, yapılmazdı, ben…ben…ben diye havalara ve psikolojilere girdikleri için ne kimseyi takdir edebilirler, nede teşvik. En fazla küsenler ve darılanlar bu insanların arasından çıkar. İnsanları sevmek demek, kendini sevdirmek demektir. Bu inceliği bile o insanlara göstermesini başaramayan sevgiden nasipsiz kılavuzlara ne demeli?

Hz. Mevlana, “Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine, sevmek ve sevilmek için çareler arayın…” diyor.

Sevmek ve sevilmek için çare arıyor muyuz, sevgili okurlar? Sevmek için sevilmek için ilk adımı atan neden biz olamıyoruz da, hep karşıdan bekliyoruz diye kendimize hiç sorduk mu?

> Yeni Meram >Yazarlar > Sevmek varken, küsmek niye?
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Meram'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ MERAM veya yenimeram.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.