YAZARLAR

Peygamber Efendimiz ’in (sav) ahirete irtihali sonrası fazla zaman geçmeden dini kavramların içleri boşaltılmaya, kavramlara yeni anlamlar yüklenmeye başlanmıştır. Bu anlayış Müslümanların birbirlerini tekfir etmelerine kadar götürmüş, birbirlerini yıkayan iki el olması gerekenler maalesef hiç tereddüt etmeden birbirlerinin kanlarını tereddütsüz dökebilmişlerdir.
Günümüzde Müslümanlar grup, cemaat, parti taassubunun etkisi ile yalnız kendilerinin haklı, diğerlerinin de yanlış ve sapık bir yolda oldukları düşüncesindedirler. Ortak oldukları asgari müştereklerde birleşmek yerine birbirlerine düşmanca tavır içerisine girmektedirler. Müslüman olmayanlara gösterilen tolerans ve hoşgörü aynı inancın sahipleri tarafından birbirlerine karşı gösterilememektedir. Grup taassubundan kaynaklanan anlayışın meydana getirdiği husumet, inanç noktasında çok tehlikeli noktalara doğru gitmektedir. Aynı safta, aynı kıbleye yönelenler nerdeyse birbirlerini tekfir ile suçlama noktasına gelmişlerdir. Ayrılıklarımızı değil ortak yanlarımızı ön plana çıkaralım. Düşünce farklılıklarımızı, hoşgörü sınırları içerisinde değerlendirerek hizmet yarışında bulunalım.

Hz. Osman döneminde başlayan ve Cemel ve Sıffin (657) mücadeleleri ile devam eden süreçte Müslümanlar tarihte görülmedik şekilde siyasi kamplara ayrılmışlar, özellikle hakem olayından sonra ortaya çıkan Harici anlayış Müslümanlar arasında tekfir konusunu gündeme getirmiştir.
İman amelden bir cüz müdür değil midir? Büyük günah işeyenlerin iman açısından durumları nedir, gibi tartışmalar, Kur’an ve Sünnetin farklı yorumlanmaları yeni yeni grupların ve ekollerin oluşmasına sebep olmuş, her oluşum birliği sağlama yerine parçalanmanın ve düşmanlıkların Müslümanlar arasında kök salmasına yol açmıştır. Öyle bir noktaya gelinmiş ki gruplar İslam’ın kendi uhdelerinde olduğunu ve kendi dışındakileri İslam dışı görerek tekfir ile suçlamışlardır. Tekfir; söz, fiil ve inancından dolayı bir kimseyi veya topluluğu küfre nispet etmek anlamına gelen dini bir terimdir. Mümin olduğu bilinen bir kişi hakkında kullandığı söz veya yaptığı amellerinden dolayı o kişi hakkında kâfir hükmünün verilmesidir.
Harici ve Şia anlayışı ‘tekfir’ suçlamasını başlatmıştır
“Tekfir meselesinin ashap devrinin sonlarına doğru ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bu problem, Hz. Ali ile Muâviye b. Ebû Süfyân arasında vuku bulan Sıffîn Savaşı’nda halifenin ordusunda bulunan ve daha sonra Hâricîler diye anılan bir grubun, isyancılarla savaşılmasını emreden ilâhî hükmü terk edip ihtilâfı çözmek için hakeme başvurulmasına rıza gösteren Hz. Ali ile Muâviye’yi ve bunu onaylayan ashabı tekfir etmesiyle başlamıştır. Bunlara göre Allah’ın indirdiği âyetlerle hükmetmeyenlerin kâfir sayıldığı âyetle sabittir. (Mâide 5/44) Bunun yanında, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Ali b. Ebû Tâlib’in onun vasiyeti gereği hilâfete gelmesini savunan ve Şîa diye anılan grup içindeki aşırı zümreler de ashabın çoğunu tekfir etmiştir. Bu iki zümrenin karşısında Ehl-i sünnet’i teşkil edecek olan müslüman çoğunluğu, siyasî ihtilâflara karışanların veya başka türden günah işleyenlerin tekfir edilemeyeceğine hükmetmiş, meşrû halifeye baş kaldıranlar günahkâr sayılmakla birlikte bu konudaki kesin hükmün Allah’a havale edilmesi gerektiğini söylemiştir.” (1)
Abdullah b. Habbab’ın şehit edilmesi
Hâriciler, tek ve asıl Müslüman olarak kendilerini gördükleri ve diğer Müslümanları müşrik veya kafir kabul ettikleri için onları kendileri gibi düşünmeye zorlamışlar ve katılmayanları ise öldürmüşlerdir.
Hâricîler, siyasal konulardaki bakış açılarını ortaya koyarken Kur’an ayetlerini kendi görüşleri doğrultusunda yorumlamışlar, Kur’an’ı yanlış anlamışlar ve bu anlayışın neticesinde de Müslümanlara karşı şiddete yönelmişlerdir.
Hâricîlerin tahkime karşı görüşlerini ifade ettikleri “Hüküm ancak Allah’ındır” sloganı böyle bir anlayışın sonunda ortaya çıkmıştır. Bu sözü kendisine karşı ifade ettiklerinde Hz. Ali şöyle demiştir: “Kendisiyle batılın istendiği hak bir söz!”
Hâricîlerden bir grup Nehrevan’da, içlerinde Abdullah b. Habbab b. Eret ile doğumu yaklaşmış olan eşinin de bulunduğu bir topluluğa rastladılar. Abdullah b. Habbab’ın boynunda Kur’ân asılı idi.
Hâricîler, Abdullah’a kim olduğunu sorarak, kendisini güvende hissetmesi gerektiğini ve sorularını doğru cevaplamasını istediler. İlk olarak, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer hakkındaki görüşlerini sordular. Habbab, onları hayırla andı. Hz. Osman’ı sorduklarında ise, onun başlangıçta da sonrasında da haklı olduğunu ifade etti. Hz. Ali ile ilgili sorularına ise, “O, Allah’ı sizden daha iyi bilir ve dindeki ittikası sizden ziyadedir, görüşü de sizden daha açıktır.” cevabını verdi. Hâricîler İbn Habbab’ın verdiği bu cevaplardan memnun olmadılar ve kızarak şöyle dediler: “Sen havaya uyuyor ve kişileri işleri ile değil, adları ile tanıyorsun. Allah’a yemin ederiz ki, seni görülmedik bir şekilde öldüreceğiz.” Abdullah bunlara; “Ben Ehl-i İslam’ım, öldürülmemi gerektirecek bir harekette bulunmadım. Ayrıca size ilk rastladığımda bana emniyette olduğumu söylediniz” dedi. Ancak onlar, “Senin boynunda asılı olan Kitap, bize senin öldürülmeni emrediyor” diyerek, İslamiyet’e büyük hizmetler etmiş, birçok gazalarda bulunmuş bu önemli zatı yere yatırıp koyun keser gibi kestiler; karısının da hiçbir suçu yokken onun feryat ve yalvarmalarına bakmadan karnını yararak şehid ettiler. Ayrıca bu kafilede bulunan diğer dört kadını da kestiler.
Devam edecek…

> Yeni Meram >Yazarlar > İman edenleri tekfir ile suçlamak İslam’ın anlaşılmamasındandır (1)
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Meram'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ MERAM veya yenimeram.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.