Geçenlerde daha önce beğenerek izlediğim şu üç filmi bir kez daha izledim.
Bir tanesi Martin Brest’in yönetmenliğini yaptığı, Al Pacino’nun başrolünde oynadığı “Kadın Kokusu” filmi…
Bir diğeri Edward Zwick’in yönettiği, Tom Cruise ve Ken Watanabe’nin başrollerini paylaştığı “Son Samuray” filmi…
Ve sonuncusu Steve Martino, Jimmy Hayward’ın yönettiği bir animasyon “Horton”...
***
Kadın Kokusu filminde Emekli Albay Frank (Al Pacino) ve ona hafta sonu için göz kulak olacak Charlie Simms (Chris O’Donnell)’in hikayesi ele alınıyor.
Charlie gelir düzeyi düşük bir aileden gelen, bursla çok seçkin bir okulda okuyan bir öğrenci.
İyi bir gelecek onun için her şey.
En büyük hayali Harvard Üniversitesi’ne gitmek…
Bir akşam okuldan birkaç öğrenci okul müdürüne bir şaka yaparlar, Charlie ile bir arkadaşı da olanlara tanık olurlar.
Müdür Charlie’ye o isimleri vermesi karşılığında kendisi için Harvard’a gitme konusunda referans olacağını söyler.
Charlie’nin diğer arkadaşının babası zaten okulun eski öğrencilerindendir.
Charlie tam bir ikilemde kalmıştır. Ya arkadaşlarını ispiyonlayacaktır ya da Harvard hayallerine veda edecektir. Bir de üstelik böyle bir olaya yardımcı olmaktan ötürü okuldan atılacaktır.
***
Son Samuray filmi ise tam bir klasik.
Onurları için yaşayan, kendilerini imparatora adamış Samuraylar.
Çalışkanlık, disiplin, doğruluk, sadakat ve onur…
Modernleşme ve gelenekler arasında kalan bir İmparator…
Kendi çıkarları için değerleri ve gelenekleri yok sayan modernleşme yanlıları.
Ağzından çıkacak tek bir kelime ile İmparatoru durdurabilecekken gücünü kimsenin etkisinde kalmadan kullanabilmesi için yol göstermeye çalışan Samuray Katsumoto (Ken Watanabe).
Ve Japon askerlerini eğitmek için Japonya’ya giden ve Samuraylara esir düşen Yüzbaşı Algren (Tom Cruise).
***
Horton’da ise esas karakter bir fil…
Bir gün bir ses duyar ve o sesin uçan bir toz zerreciğinden geldiğini anlar.
O zerrecikte yaşayanlar vardır…
Ve Horton orada yaşayanların kendine ihtiyaçları olduğuna inanır. Haksız da değildir…
O zerrecikte gerçekten yaşayan minik canlıların bundan sonraki yaşamları yeniden sakin bir yere konabilmelerine bağlıdır.
Ve macera başlar.
Çünkü sesi sadece Horton duymaktadır.
Kimse ona inanmaz, orman sakinleri Horton’a karşı ayaklanır.
Horton’un hayatı tehlikededir.
Tabloya baktığımız zaman;
Geleceği ve arkadaşları arasında kalan Charlie…
Yok olacaklarını bildiği halde onur ve şerefinden taviz vermeyen Samuraylar…
Zerrecik üzerinde yaşayanlar için tüm ormanı karşısına alan Horton…
***
Albay Slade’den de aldığı manevi destek ile Charlie, Harvard hayallerinin sona ermesi pahasına arkadaşlarını ispiyonlamaz.
Ama “Kral Çıplak” deme cesaretini gösteren Albay Slade’in konuşmasıyla Charlie okulunda kalır ve bir kahraman olur.
Doğru bildiklerinden vazgeçmemenin galibiyeti…
***
Katsumoto, ölümü pahasına İmparator’a tek kelime söylemez.
İmparatorluk gücünden asla istifade etmez.
Ve bir Samuray’ı öldüren Yüzbaşı Algren ile arkadaş olur, birbirlerini “ötekileştirmeden”.
Onur ve şeref kazanır…
***
Horton ormanda yaşayan tüm canlıların kendisine karşı olmasına rağmen o zerreciği bir çiçeğin üzerine yerleştirir.
Tüm ormanın oradaki canlıların sesini duymasını sağlar.
Tek bir ses, bütün seslerin önünü açar…
***
“Film işte!”, deyip geçemeyeceğimiz ve yaşama dokunan güzel hikayeler…
Oysa bugünün dünyasında, özellikle de gelişmekte olan toplumlarda Charlie arkadaşlarını ispiyonlar ve Harvard’a gitmeyi garantiler…
Katsumoto, İmparatora kendi istediklerini yaptırır, onur ve şeref bir kenara itilir.
Modernleşme uğruna gelenekler terk edilir.
Yüzbaşı ve diğerleri Samurayları Samuraylar da onları ötekileştirir.
Horton, zerreciği üfler ve ormandaki sakin yaşantısına döner.
Çünkü tek ses duyan odur. Şimdiye kadar kimse duymamıştır. Horton da duymasa ne olur ki?
Hem gözle bile görülemeyen küçük canlıların yaşamaya ne hakkı olabilir ki?
Başka türlüsünü beklemek hata olur değil mi?
Zaten böyle sonlar filmlerde olur ancak.
İşte bunun için bu filmler ayrıca değerli… Zaman bulup dikkatli gözlerle izleyebilenler, pişman olmayacaktır.
***
Güçlünün yanında yer alma pahasına değerlerden taviz vermeden,
Sonunda “hayallerimiz” bile olsa da arkadaşlığa değer vererek,
Herkesi karşına almak pahasına da olsa sesini duyduklarımıza yardım ederek,
Sesi duyanı yalnızlaştırmadan, ona inanarak
Sesleri duyulmuyor nasıl olsa demeyerek
Küçük büyük her canlıya değer vererek
Birbirimizin farkına vararak ama birbirimizi ötekileştirmeyerek
Belki film gibi bir yaşam dileyerek…
Sahi, hayaller ve filmlerde yaşamak daha mı güzel?
Gerçek dünya bu değerlerden çok uzakta da! |