YAZARLAR

Ders veren öyküler-Rıdvan Bülbül-Yeni Meram Gazetesi

■ Affetmek, zaferin zekatıdır.
( Hz. Muhammed)
■ Birinin suçunu affedip bağışladıktan
sonra pişman olma, cezalandırdığın
zaman sevinme! (Hz. Ali)
***
Yaşlının hastalığına çare bulunamayınca, kendisine evliya denilen birinin adresini verdiler. Söylentilere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşiyormuş. Bu yaşlı kişi adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve tanıyormuş gibi gülümsüyordu. Adam, çocukların günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken, aniden durdu. Simitçinin üzerindeki eski tişörtün üzerinde “E” harfi yazılıydı. Bu “E” mutlaka evliyanın “E” si olmalıydı. Aradığı evliyaya çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra dedi ki;
– Doktorlar hasta olduğumu söylediler,
iyileşmem için dua eder misin?
Çocuk öneri karşısında şaşırdı ve kafasını olur der gibi sallayarak yanıt verdi;
– Ben de sıkça hastalanıyorum ama dedem, inananların ölünce yıldızlara uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor. Bu yüzden hastalıklardan korkmuyorum.
Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken isteğini yineledi;
– Deden çok doğru söylemiş.Ama ben yine de senden yardım istiyorum.
Çocuk, duasının kıymetini anlamış, gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu göstererek konuştu;
– Size dua edeceğim.Ancak eğer iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız , tamam mı?
Adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar büyük hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalıştı;
– Uçan balon almanıza gerek yok. Normalinden 10 tane istemiştim.
Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara girilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki Ramazan Bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir nedenle gelemediği takdirde, balonların ulaşmasını ya da postalanmasını sağlayacaktı.
Adam küçük çocuğun adresini bir kâğıda yazdıktan sonra, başını okşadı ve vedalaştı.
Aradan bir kış geçip Ramazana ulaşıldığında adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata yeniden dönmenin sevinciyle güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple çekerek randevu yerine gitti. Küçüklerin kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler, çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki bakkala sorduğunda, dükkân sahibi acı haberi duyurdu;
– Ciğerleri hastaydı yavrucağın. Geçen hafta aniden ölüverdi.
Adam beyninden vurulmuşa döndü. Koşar adımlarla uzaklaşırken önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp dedi ki;
– Uçan balonlardan 10 tane istiyorum. Gecikmeden yerine ulaşmalı ulaşmalıdır.
Adam, satıcının uzattığı balonların iplerini birbirine düğümleyip onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı. Herkes gibi baloncu da şaşkındı. Dayanamayıp sordu ;
– Ne yaptığınızı anlayamadım.Neden onları öyle bıraktınız ?
Adam, yükselmekte olan balonları buğulu gözlerle izlerken soruyu da yanıtladı;
– Onları bekleyen küçücük bir dostum var; hem de evliya gibi bir dost. Balonları sadece onun adresine postaladım.
(Cüneyt Suavi’nin anlatılarından)
***
Hint Diyarında hüküm süren bir hükümdar hırsızlığın da zanaat olduğuna karar vermiş, inceliklerini, sırlarını öğrenmek istemiş.
Vezirlerinden ülkenin en iyi hırsızını bulup getirmelerini istemiş. Hükümdarın adamları bütün ülkeyi aramış taramış, hapistekilerle, dışarıdakilerle konuşmuşlar, Hint diyarının en usta hırsızı olarak belirledikleri adamı bulup hükümdarın karşısına getirmişler.
Gözlerinde şaşkınlıkla birlikte ağır hakarete uğramış insanın tepkisi okunuyormuş. Hükümdarın konuşmasını bile beklemeden kendisi konuşmaya başlamış:
-Ben mi hırsızlık yapıyormuşum? Ben mi yankesicilik yapıyormuşum? Hükümdarım, bunlar senin gibi yüce kişiyi bile kandırmayı nasıl başarmışlar? Ben yaşamım boyunca hiç hırsızlık, yankesicilik yapmadım! Ama hep düşmanlarımın iftirasına uğradı! Dediler ki, hükümdar hırsızlığın sırlarını öğrenmek istiyor; öğretemem çünkü bilmiyorum.
Aynı tempoda uzunca yakınmış; kendisini kıskanan ve düşmanlık eden komşularından yakınmış, bunların dedikoduları yüzünden başına gelenleri ağlayarak anlatmış. Arada hükümdara iyice yaklaşıp, elini tutmak için uzanıyormuş Hükümdar ikna olmaya başlamış ve adamın salınmasını emretmiş. Adam salondan çıktıktan birkaç dakika sonra az önce parmağında bulunan çok değerli bir yüzüğünün kaybolduğunu fark etmiş. Hemen emir vermiş, Sarayın kapısından çıkmak üzere olan adamı yakalayıp geri getirmişler.
Adamın üstü aranmış ama yüzük yok olmuş.
Hükümdar, yüzüğü yakında bulunan bir suç ortağına vermiş olabileceğini düşünerek onun hücreye atılmasını ertesi sabah da kafasının kesilmesini istemiş. Bu emirleri vermiş ama içine de kurt düşmüş. Gece, hep ağlamalarını anımsamış. Hücrelerin bulunduğu bölüme inmiş, nöbetçilere de seslerini çıkarmamalarını söylemiş ve adamı dinlemeye koyulmuş. Adam, tıpkı gündüz yaptığı gibi ağlamaya devam ediyor, suçsuz olduğunu, şanssızlığı yüzünden bir kez daha iftiraya uğradığını yenileyip duruyormuş.
Hükümdar adamı uzunca dinledikten sonra suçsuz olduğuna karar vermiş, sabah erkenden vezirini çağırtıp, adamı affettiğini hücreden çıkarılıp yanına getirmelerini söylemiş. Adam hükümdarın önüne getirildiğinde yüzünde çok başka bir ifade varmış. Selam verdikten sora iki avucunu birleştirip uzatmış ve hükümdarın şaşkın bakışları arasında açmış. Kayıp yüzük avucunda duruyormuş. Hükümdar yüzüğü alırken adam konuşmaya başlamış:
– Benden hırsızlığın, yankesiciliğin sırlarını öğretmemi istediniz. İşte birincisi; koşullar ne olursa olsun, gerçek zanaatınızı belli etmeyeceksiniz, çok namuslu vatandaş gibi davranacaksınız.Sizin öyle olduğunuza herkesin inanmasını sağlayacaksınız.
İkinci derse gelince. En kötü durumda yakalanmış, ağır cezaya çarptırılmış olsanız bile usanmadan masum olduğunuzu tekrarlayacaksınız.
Hükümdarın şaşkın bakışlarına hiç aldırmadan sormuş;
– Üçüncü ders için ne zaman gelmemi emredersiniz?

Sorunların giderek ağırlaşması çözüm süreçlerinin uzaması uzay çağın hasatlığı “stres”i hep gündemde tutmaktadır. Stres atmak için en çıkar ve kısa yolun gülmek, gülümsemek olduğunu düşünüyoruz;
Kimileri bir tebessümün, iki kalem pirzola kadar kişiye enerji vereceğini aktarıyorlar. Toplumumuzda, eti ancak kurbandan kurbana görenlerin sayısı giderek artarken, enerji depolamada “kahkaha atmaktan “ başka seçeneğimiz de olmasa gerek.
Gülelim, gülünüz, gülsünler!
Tatlı dile, gülere yüze, günümüzde öylesine gereksinimimiz var ki!
Büyük sanatçı merhum Barış Manço güzel ifade ediyor;
“Öğrenilmesi gereken ilk dil, tatlı dildir.”
Hayırlı Cumalar…

> Yeni Meram >Yazarlar > Ders veren öyküler
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Meram'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ MERAM veya yenimeram.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.