YAZARLAR

CUMA ÖYKÜLERİ-RIDVAN BÜLBÜL- YENİ MERAM GAZETESİ

Tâlib-i dîdâr iseñ mir’ât-ı kalbüñ sâf tut !
Hatıra endîşe-i cennet cehennem gelmesün…
Eğer sen, Allah’ın Cemaline , didarını görmeye talip isen kalbinin aynasını saf tut . Hatırına cennet cehennem endişesi gelmesin (Bâkî)

Kimdir bizi men eyleyecek bâğ-ı cinândan
Mevrûs-ı pederdür girerüz hâne bizimdür
Cennet bağını bize yasaklayacak kimmiş , Babamızdan ( Hz. Adem ) mirasımızdır hane eskiden beri bizimdir bir şekilde geri gireriz.
(Nâbî)

Bahşeyleyip günahımı mesrûr eder misin,
Ya Rab harâp kalbimi ma’mûr eder misin?
(Enderunlu Vâsıf):
***
Ulema “ alim” sözcünün çoğuludur. Alim de bilgin( bilge) demektir. Bu durumda ulema “bilginler” anlamına gelmektedir. Pratikte “ulema “ sözcüğü İslam Bilginlerine özgü kullanılmaktadır.

Medine Pazar’ında dolaşan Nuayman turfanda nadide bir hurma gördü. Zaten az miktarda olan meyveyi tasıyla alıp
Hz. Peygambere getirdi;
“Buyur, Ey Allah’ın Elçisi bu size armağanımdır.”
Peygamber ve Meclistekiler hurmayı bitirinceye kadar bekleyip tası götürdü. Hurma beğenildi Medine’de denenmesi konuşuldu. Nuayman Hz. Peygamberin huzuruna ikinci kez geldi;
“Hurmacı kapıda bekliyor, lütfen borcunuzu öder misiniz ?”
“Nuayman, sen onu bana armağan olarak vermedin mi?”
“Ey Allah’ın Rasulü, ödeyecek param yok. Onu görünce herkesten önce senin yemeni istedim. Sonra öderim diye tası kapıp geldim. Ne bileyim adamın elindeki malları bitirip memleketine döneceğini. Hemen parasını istiyor.”
Hz. Peygamber gülerek bedeli ödedi.
Nuayman Medine’ye ne zaman turfanda yiyecek gelse ondan bir miktar satın alır, peygambere önce armağan eder sonra ödetir mutlaka onun tatmasını sağlardı.

Sevginin bir dizi çeşidi var. Yeter ki gönülden yeter ki içtenlikli olsun.
Bir başka gün de Nuayman ve akrabası Selît ticaret amacıyla Basra’ya doğru yola çıktılar. Hz. Ebu Bekir de onlara katılacaktı. Yemek heybesi Selit’in devesindeydi. Bir süre sonra acıkan Nuayman yiyecek istedi. Fakat Selit “Hayır, Ebubekir gelmeden asla!” diyerek reddetti. Konu aynı şekilde tekrar edince Nuayman, konuştu;
“Ben de sana yapacağımı biliyorum .Ebu Bekir gelsin de seni kurtarsın.”
Selit buna hiç aldırmadı çölün ortasında ne yapabilir ki diye düşünüyordu.Uzanıp dinlenmeye koyuldu.
Nuayman, bir kervanın konakladığını görünce gitti ve oradakilere dedi ki;
” Ben ne bahtsız bir adamım çok genç güçlü sağlıklı akıllı bir kölem var. Ama ona kardeşim kuzenim gibi davrandığım için hiçbir emrime itaat etmiyor..”
Sonunda on genç deve yavrusu karşılığında Selit’i satmak için anlaştı.
Nuayman, ayrılmadan ” Ama benden ayrılmamak için her şeyi yapar , her şeyi söyler , ne derse desin sözleşmeyi bozmayacaksınız tamam mı ? Umudu kesilince size itaat eder” diye konuştu.
Selit tüm olanlardan habersiz, otururken adamlar almaya geldi. bir sarık bezi bağlayıp çekmeye başladılar.
Bu kez Selit konuştu;
“ Köle değilim ! Bu adamın kuzeniyim, şaka yapmıştır. Medine’nin en şakacısı O, Hz. Muhammed’e bile latife yapmıştır..” İtirazını dikkate almadılar “Biz senin bu numaralarını biliyoruz, kanmayız.” diyerek sürükleyip götürdüler.
Nuayman oturup karnını doyurdu.
Hz. Ebubekir geldiğinde ona dedi ki,
” Selit’ten iyi yol arkadaşları buldum.Bana hiç itiraz etmiyorlar.”
Hz. Ebubekir şaşkınlık içinde sordu;
“Peki, Selit nerede ?”
Hz. Ebu Bekir olayı öğrenir öğrenmez kervanın ardına düştü. Bezirganları bulup durumu açıkladı iadeye ikna etti. Deve yavrularını verip Selit’i geri aldı.Medine’ye döndüklerinde olay duyulmuştu. Sevgili Peygamberin (s.a.s), bu dünyaya vedasından önceki yıldı. Derler ki onu son zamanlarında en çok güldüren şaka buydu.

Cuma gününün uhrevi havasına uygun bir ulema öyküsü aktaralım;
Şirazlı Sadi, kendisinden sonrasına ne kalacağını merak eden Rum sultanının öyküsünü anlatıyor;
İşittim ki Rum sultanı, güvendiği bir bilginin karşısında ağlıyormuş;
“Düşman bende mecal bırakmadı. Bu kaleden, bu şehirden başka bir şeyim kalmadı. Çok çalıştım, bundan sonra oğlum da halkın önderi olsun istedim. Fakat şimdi soysuz düşmanım fırsat buldu; yiğitliğimin, irademin pençesini büktü. Nasıl bir tedbir alsam, ne çare bulsam… Kederden vücudum da yıprandı, ruhum da..”
Bilgin, sultanı dinledikten sonra parlamış;
“Nedir bu ağlamak! Asıl bu senin düşüncene, himmetine ağlamak gerek!.. Birader bir kendini düşün! Ömrünün çoğu iyi çağlarda, iyi zamanlarda geçti. Her şeyi gördün, yaşadın. Her şeyin oldu. Sana yaşadığın sürece elinde kalanlar yeter. Sen gittiğin zaman dünya artık senin değildir, dünyada ne varsa başka birinin olmuştur. İster akıllı çıksın ister akılsız, kendinden sonrakini düşünme. O da kendi gamını, cefasını çekecek, kendi sefasını sürecektir… Şu dünya kılıçla, kanla zaptedip sonra bırakmak zahmetine, cefasına değer mi? İskender, Feridun, Hakkak, Cem… Ve cümle alem hükümdarları… Aldılar, zaptettiler… Hangisini biliyorsun ki tahtına, saltanatına zeval gelmemiş olsun? Baki olan tek saltanat yüce Tanrı’nın saltanatıdır!..”
Rum sultanı can kulağıyla dinlerken bilgin devam etmiş;
“Görüyorsun ki, kimse ebedi kalmıyor, şu halde ebedi kalmayı kim umar? Kimin altını, gümüşü, hazinesi, toprakları, sarayları kalmışsa bunların hepsi sahibi gittikten sonra, az ya da çok zaman içinde dağılıp gitmiştir. Ama daimi bir şey bırakan kimsenin ruhuna her zaman rahmet ulaşır.İyi nam bırakan bir büyük için gönül erleri, gönülden, o yaşıyor diyebilir. Meyvesini yemek istiyorsan, ağacını yetiştirmeye bak… İyilik et, meyvelerini herkesin yiyeceği ağaçlar yetişir. Yarın divan kurulur, o zaman herkese gerçek ihsanı miktarınca makam verilir. Kimi fazlasıyla çalışıp çabalamıştır, Tanrı dergâhında onun yeri daha yücedir. Kimi ziyadesiyle haindir, Tanrı’ya karşı mahcup olur ve bir iş görmemiş bulunduğu için karşılık isteyemez. Bırak onu, nedametten elinin tersini kemirsin. Çünkü bu kadar sıcak fırın varken bir ekmek pişirememiştir. El alem harman kaldırırken vaktiyle tohum ekmemiş olmak ne gerçekliktir?”
Rum sultanı anlamış ki, sonraya kalan sadece namdır, o da gerçek eserle olur.
Bir ulemanın altı çizilecek söylemi;
Bilge bir zat( Ulema) ölüme mahkum edildiğinde talebelerinden biri ağlayarak; “Sizi haksız yere öldürecekler” demiş.,
Ulema hemen yanıtı vermiş;
“Haklı yere ölüme mahkûm etselerdi daha mı iyi olurdu yani?

Şah Nüşirevan, adaletiyle ün salmış bir İran hükümdarıydı. Şahın da katıldığı bir av partisinde hizmetçiler, pişen kuşlara atılacak tuzu eşyalar arasından bir türlü bulup çıkaramadılar. Sonunda, bir hizmetçiyi tuz aramak üzere köylere göndermeye karar verdiler. Nüşirevan, endişe etti;
– köylüden tuz istersek zamanla bu gelenek haline gelir de sonra günün birinde bu iş vergiye dönüşür.
Hizmetçiye alınacak tuzun parasını eksiksiz ödemesini emretti.Mahiyetindekiler;
– Padişahımız! Bu kadar değersiz bir şeyden ne çıkar?
Şah Nüşirevan’ın yanıtı kıssadan hissedir;
– Bu dünyaya zulüm böyle küçük ve değersiz, fakat her yeni gelenin biraz daha büyüttüğü kaynaklardan gelmiştir.

> Yeni Meram >Yazarlar > Cuma Öyküleri
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Meram'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ MERAM veya yenimeram.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.