YAZARLAR

50-60 yıl önce… Anadolu’nun bir kasabasında bir adamın arkasından konuşuyorlar: “2 kere poposunun üstüne oturdu da , üçüncüsünde anca Hacca gitti” diye. O yıllar daha ilkokula bile gitmediğimden, ya da yeni başladığımdan o ihtiyara soruyordum.

“Neden iki kere hazırlanıp da gidemediniz? Hastalık falan mı? Üç-dört kez tersledikten sonra o yaşarken hiçbir yerde anlatmamam kaydı ile; “Bak torun” dedi… “Uzun yolda bir evin önünden geçerken çatal çeşmeye yakın bir evin kapı eşiğinde bir kadın vık vık ediyordu. , görmeccekten geçtim , arkamdan yüreği kalktı . Dönüp sorduğumda, damadın askerden geldiğini ancak iki senedir birbirini bekleyen çocukların evlenemeyeceğini, kızının da içerde ağladığını söyledi. “Ben de sordum” dedi aksakallı dede “Niçin?” Kadın ağlayarak “El içine çıkacak halimiz mi var? Düğünü bir sene daha erteledik” deyince, “Kalk çağır efendini ” dedim ve çarşıya çıkarak birkaç ot yastık, bir iki kuşlu kilim, dikiş makinesi masa sandalye alıp “Aha” dedim, “İşte hepsi azır iki senedir bekleşen bu yavruları hemen evlendiriyoruz” dedim. “Tabii bunlar benim biriktirdiğim Hac paramdan oldu” dedi ihtiyar adam. Ak sakalını sıvazlarken hala o günlerin mutluluğu ile yüzü pembe pembe ve güler olmuş, ancak birkaç damla gözyaşı da kırışık yanağından aşağı ak sakalına kaymıştı. Peki ya ikincisi? Hemen sordum. “Onda da” dedi “Nur içinde yatası, onda da “ “Eve giderken kapı komşunun önünde kelli-felli iki adam dikilmiş birde kamyon duruyordu. “Çocuk kırmızı üç tekerli bisikletine sarılıyor “alma amca” diye ağlıyor, kadın anası da taşa oturmuş ağlıyor, evden eşyaları haciz için gelen kamyona yüklenirken, evin efendisi de başı iki elinin arasında öylece oturuyordu” dedi. Sormuş o adamlara “Ne oluyor?” diye. Onlar da “Dede demişler, ben haciz memuruyum, bu da avukat. Borcu vardı ödeyemedi, hacze geldik.” İhtiyar adam o günkü kızgınlığını yaşar gibi kükreyerek, “Aha para, borcu ne ise alın komşunun, ayıp değil mi bu çocuğu kadını ağlatmak” diye adamın borcunu öder ve eşyalar tekrar eve indirilirken bu nur yüzlü ihtiyarın elini, sakalını öpmeye başlarlar. Komşu adam da boynu bükük, gözü sevinç gözyaşları ile dolu bakakalmışken, dede içeri kendi evine kaçar. Bu gerçek yaşanmış hikayeyi 55-60 yıldır içimde saklarım. Bu yaşlı, nur içinde yatsın sözümü tuttum ve o yaşadığı sürece kimseye anlatmadım. Bir gün Ankara Ulus’ta Hacı Bayram Camii’nde otururken anlattığım caminin hocası “Vallahi, o adam ya yedi yada yetmiş kere Hacca gitti” dedi ağlayarak. İhtiyar dedem üçüncü seferde hakikaten Hacca gidebilmiş ve 96 yaşında bir Cuma namazı dönüşü, yanında yer sofrası kurulurken, dinlenmek üzere uzandığı şiltede öylece ruhunu teslim etmişti. “Nur içinde yat Yusuf dede. Sen anlatmadın yaptıklarını, çünkü ‘Allah için’ yapıştın. Bu aileler dışında belki de kimse de bilmedi. Ben bile bazen rüyalarımda seni ‘İbrahim makamında’ namaz kılarken, Hacda gördüm.” Bunu şimdi niye mi anlattım? Bizde böyle Umre ve Hacca giderken ya da gidecekken, o senin güzel gözlerin gibi etrafımıza, komşularımıza bakıyor muyuz acaba, ne alemdeler açlar mı? Toklar mı? Borç-harç bir dertleri mi var? Diye kendimi hesaba çekmek için yazdım. Nur içinde yat Yusuf dedem. Allah seni huzura ve nura garketmiştir zaten, bana bir Fatiha okumak düşer. Hepinize sevgi ve saygılar aziz hemşehrilerim.

* poposunun üstüne oturmak= Eski argo bir halk tabiri, bir şeye teşebbüs edip yapamamak.

> Yeni Meram >Yazarlar > Bir Hac hikayesi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Meram'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ MERAM veya yenimeram.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.