YAZARLAR

Hayırlı haftalar. Günler hızla geçiyor. Depremler, artçıları, COVID-19, Suriye ve ülke içinde askerimizin ve güvenlik güçlerimizin mücadeleleri, şehitlerimiz, gazilerimiz, her birimiz için gündelik hayatın meşguliyetleri derken, hızla akan zaman selinin içindeki küçük bir çöp misali savrulup duruyoruz. Şehitlerimize rahmet gazilerimize sıhhat ve selamet diliyorum.

Yıllar önce sosyal medyada insanımızın günlük hayata ilişkin yorumlarında, kıvrak zekasının eseri yorumlardan bir cümleye rastlamıştım. Montaj mıdır, gerçek midir bilmem ama Karadenizli bir belediye başkanımızın yazdırıp şehre astırdığı bir afiş, her okuyan gibi beni de gülümsetmişti. Cümle aynen şöyleydi: “Ben de sporcunun zeki, çevik ve ahlâklısını severim!” Hepimizin bildiği gibi bu söz Gazi Mustafa Kemal’e atfedilir ve orijinali “ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklısını severim!” şeklindedir.

Şu anda ben de bu başkanla aynı duyguları taşıyorum. Geçtiğimiz hafta sonu iş için bulunduğum İstanbul’da arkadaşlarımla beraber ülke futbolunda 4 büyükler diye adlandırılan ve en fazla taraftar kitlesine sahip olan 4 takımın kendi aralarında yaptıkları maçlardan birisini statta diğerini ise saha dışı atmosfere şahitlik ederek televizyonda izledim. Futbolun, seyirciliğin spor mu yoksa bazı psikolojik sorunların tetikleyicisi mi olduğu konusunda kararsız kaldım. Stat çevresi, stat ve saha içi, maç öncesi ve sonu gördüklerimi anlatınca bana hak vereceğinizi düşünüyorum. Eğer siz de “fanatizm” dediğimiz o dipsiz çukura düşmediyseniz tabii ki.

Maçtan saatler önce şehrin birçok yerinde, sağda solda kendi takımlarının forma, atkı ve bereleriyle sloganlar atan ve eğlenenler maçı herkese hatırlatıyor. Ancak maç saati yaklaştıkça stada doğru giderken gördüğümüz bazı manzaralar spora, spor ahlakına, seyirciliğe yakışmıyordu. Maçı stada yakın yerlerde bekleyen bazı taraftar grupları bir yandan alkollü içeceklerini yudumlarken diğer yandan tütün ve tütün ürünlerini içmekte, yüksek sesle sohbetler etmekteydi. Eminim bu insanların çoğu aldıkları alkol sonrası sahaya az veya çok sarhoş olarak girdiler. Stada giderken yol kenarlarında bolca gördüğümüz boş alkollü içecek şişeleri de bir kısmının alkol içmeye devam ederek stada geldiklerini gösteriyor.

Stat etrafındaki güvenlik önlemleri geçmişte bir maç sonrası yaşanan acı hadise nedeniyle de insanları eğlenmeye değil de başka bir yere gider havasına sokuyor ama yapacak bir şey yok. Güvenlik nedeniyle kapanan yollar, stada girinceye kadar 5-6 arama noktasından geçiş yine bir spor karşılaşmasına gidiyor havasından çıkarıyor insanı. Stada erken girip seyirci ve oyuncu psikolojisini gözleme imkânım oldu. Seyirci hususunda misafir, ev sahibi ilişkisi açısından son derece rahatsız edici, tahammülsüzlüğün zirve yaptığı bir tablo vardı. Misafir seyirci kendi takımı için son derece normal bir tezahürat yapsa bile ıslıklar, protestolar ve zaman zaman küfürlü tezahüratlarla onları bastırmaya çalışmak ev sahibi seyirci için vazgeçilmez bir refleks haline gelmiş.

Isınmaya çıkan sporcular da bu baskıcı atmosferin etkisine ister istemez hızla giriyor. Maç başlamadan geçmiş müsabakalar nedeniyle hakeme yönelik küfürlü tezahüratı sanırım belirtmeme gerek yok. Maç temposunda kendi takımı aleyhine verilen ilk karardan itibaren bu psikoloji zaten zirve yapıyor. İşin içine oynamaktan çok oynatmamak, iyi niyetten çok kötü niyetli sporcu performansları, başarısızlık durumunda seyirci tepkisinden korkan yönetici davranışları girince seyreyleyin gümbürtüyü. Kolaysa bu işin adını spor ve eğlence koyun. Seyircinin rakip takım aleyhine yaptığı tezahüratlarda siyasi söylemlerin olması da Cumhurbaşkanımızın da dikkat çektiği “siyasetin sporda ne derece yer ettiğinin” göstergesi. “Dört büyükler” denilen Türk takımlarının hocalarının sahaya sürdüğü 11’lerden sadece Türk oyunculardan kurulu bir tam takım çıkaramamak ta ayrı bir saçmalık. Tek tesellimiz dördünün antrenörleri de Türk.

Anadolu takımlarının statlarında bu kadar vahim olmasa da işin sadece endüstri olarak görüldüğü ve büyük ölçüde İstanbul dışı illerin seyircilerinden de beslenen 4 büyüklerin hegemonyasında yürüyen bu alan bana göre çığırından çıkmıştır. Sadece sportif başarıya endeksli, başarıyı da sadece şampiyonluk olarak yorumlayan, bu başarı yoksa her şeyden vaz geçen, herkese her türlü hakareti kendinde hak gören, etrafını kırıp döken bir güruh türedi maalesef. Yan yana oturarak maç izleyen ve başarılarında rakibi centilmence tebrik eden centilmen taraftar kitlesinden taaaa buralara nasıl geldik gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Tesis ve altyapı imkanlarının yok denecek kadar az olduğu dönemlerde ahlakın zirve yaptığı halleri yaşarken dünya standartlarında tesislere ulaştığımız bu dönemde ahlak açısından sınıfta kalmak çok üzücü. Cezai yaptırımları ağırlaştırarakta sonuç alınacağını zannetmiyorum. Çok mu zordur iki kulüp başkanının el ele stada gelip maç seyretmeleri, çok mu zordur her iki takım futbolcularının ve teknik heyetinin sahaya kol kola çıkmaları. Çok mu zordur her iki takım seyircisinin yan yana oturup maç izlemeleri ve birinin diğerine tahammülü. Her alanda olduğu gibi sporda da ahlâka önem veren anlayışı benimsemediğimiz sürece bu yol çıkmaz sokak.

Dolayısıyla son söz olarak “ben de sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını severim…” Tabii ki yönetici ve taraftarın da…

Sağlıkla ve sağlıcakla…

Haftanın Görgü Kuralı (Yemek yeme adabına ilişkin kurallar devam…)

“Besmele çekip, Allah’a vermiş olduğu nimetler için şükür etmek, yemeğe önce yaşça veya mevkice büyük olan kişinin başlaması, yemeği sağ eliyle yemek.”

> Yeni Meram >Yazarlar > “Ben de Sporcunun…”
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Meram'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan YENİ MERAM veya yenimeram.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.